31 Mayıs 2008 Cumartesi

Ne Yapıyorsunuz Benim Memleketime?

31 Mayıs 2008 Cumartesi 0

- Başbakan'ın eşi Kanyon'da çok pahalı ürünler satan bir mağazayı ayda bir kaç kez kapatmış.

- Cumhurbaşkanı'nın eşi Dolmabahçe Sarayı'ndan bir takım eşyalar beğenmiş, köşke istemiş.

- Dışişleri Bakanı Avrupa Parlamentosu'nda ülkeyi şikayet etmiş.

- Cumhurbaşkanı Çankaya Köşkü için eski Cumhurbaşkanı'ndan kat kat fazla harcama yapmış.

- Bir partinin Genel Sekreteri hacca giden vatandaşa; 'Araplara para kaptırma; sonra Muhammed seni bırakmaz' demiş.

- Bir sinema sanatçısı Almanya adına ödül alan Türk kökenli yönetmen için Allah'ın Almanı demiş.

- İmam bir cenazede, kene vakası sebebiyle, tedbirli olmak için önce sağlık kurallarına uymak sonra Allah'ın maneviyatına yönelmek gerekir demiş. (bunda ne kötülük olduğunu ben anlamadım; burada kinaye bunu yazan gazeteyedir.)

Bu örnekleri böyle çoğaltmak mümkün.

Dolayısıyla memleketimin futbolcusundan da yukarıda olup biten, yazılıp çizilenlere konu olan insanlardan farklı, daha olgun, daha düzeyli davranışlar görmemiş olmak şaşırtıcı olmasa gerek.

Şener Şen'in Bizim Aile'de Ayşen Gruda'ya kurşun dökülürken görünce panik halinde evin kapısından içeri daldığı bir sahne vardır. Yaklaşık olarak replik şöyledir; 'Ne yapıyorsunuz benim karıma?'

Evet ya; ne yapıyorsunuz benim memleketime?

Arkasında Durmak!

Dün Tümer Metin, Rüştü Reçber, bugün Emre Belözoğlu, yıllar evvel Tanju Çolak, Feyyaz Uçar, Ogün Temizkanoğlu, Adullah Ercan, Sergen Yalçın vs.

Belki yarın Tuncay Şanlı.

Çıkış yaptıkları takımdan ayrılıp ezeli rakibe gidenler, taraftarın artık takıma mal oldu ezeli rakiplere gitmez dedikleri adamlar. Örnekler çoğaltılabilir muhakkak.

Kimisinin gittiği takıma eski tribünüyle karşılıklı sövmüşlüğü var, kimisinin ben buralıyım başka yere asla gitmem demişliği, kimisinin kefen benzetmesi var.

Ama paranın da yüzü sıcaktır. Profesyonelim deyip işin içinden çıkılmışlığı olur bu durumların.

O nedenle ya profesyonelliğinizin arkasında durun efendiler ya da duygu yoğun zamanlarınızda ağzınızı kollayın ki; ishalli kıç gibi ortalığı batırmasın!

Ben Fenerliyim, Tümer'i kabullendik, Emre'yi de kabulleneceğiz muhakkak. Alsalar eğer Edu'nun haksız yere kırmızı kart görmesine sebep olan Mehmet Topuz'u da kabulleneceğiz.

Neylersinki serde Fenerbahçeli olmak var.

Ne yapalım yani Fenerbahçemizden mi vazgeçelim.

Yeni

30 Mayıs 2008 Cuma

Perhiz ve Lahana mı, İroni mi?

30 Mayıs 2008 Cuma 0

Önceki postta sigaradan ve yurdumdaki ilk olduğunu sandığım sigara üretiminden bahsetmişken aklıma uygulanmaya başlayan sigara yasağı takıldı. 19 Mayıs 2008 itibariyle resmen kapalı mekanlarda sigara yasağı başladı. Yasanın kabul edilişi Ocak 2008.

Yaklaşık beş buçuk ay sonra ülke genelinde kapalı mekanların dışına taştı, sigara keyfi. Belki de keyifsizliği.

Bu arada kahvehane, kafeterya, lokanta gibi yerler için yasak 19 Temmuz 2009 da devreye girecekmiş.

Takıldığım nokta, sigara üreticileri habire yeni isimlerle, markalarla bakkallarda, marketlerde arz-ı endam edip üretim alabildiğine sürerken yani arz varken talebi kısmaya çalışmak nasıl bir yaklaşımdır? (Sigara yasağı, içmeyin demekle eş anlamlı yani; içmemek için almamanız da gerekir.)

Benim gibi basit düşünen bir çok kişi bu soruyu sormuştur herhalde, bir yetkiliye olmasa bile en azından kendi kendine.

Acaba sigarayı kapalı alanlarda mı içmek zararlı sadece? Yoksa ne şiş yansın ne kebap mı?

Yerli mi?


Eski yerli sigara paketi resimleri buldum. Osmanlı döneminden sanırım. İsimler Türk isimleri (biri hariç) ancak paket üzerindeki yazılar ingilizce. Hangi yıllara dayandığını tam olarak bilmiyorum ama 18. yüzyıl sonları olabilir. Merak edip Tekel'in tarihine baktım, ortaya çıkışı 1862 yılına dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere arasındaki ticaret anlaşması gereği tütün ithalatı yasaklanıp İnhisar (Tekel) kurulmuş.

Bu dönemle birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancıların ürettiği sigaralar olsa gerek. Zira Osman sigarasında günümüzün tanıdık bir ismi yazıyor;
RJ REYNOLDS.

Fotoğraflar, http://www.osman.borutecene.com/ ve http://www.karalahana.net/ sitelerinden alınmıştır.

29 Mayıs 2008 Perşembe

Üç Maymun

29 Mayıs 2008 Perşembe 0

61. Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen dalında Altın Palmiye ödülü ülkemize geldi. Nuri Bilge Ceylan, Üç Maymun adlı filmi ile bu ödüle layık görüldü. Daha evveli var mı, ilk mi, son mu bunlarla ilgili araştırmaya girmeyeceğim. İnşallah böyle başarıların devamı gelir. Hem kendisi adına hem de güzel yurdum adına.

Nuri Bilge Ceylan, ödülünü alırken “Benim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” demiş. Bu sözleri kimler nasıl yorumladı bilmiyorum, aklımda bir tek Haşmet Babaoğlu'nun yazısı kaldı. Yazının Nuri Bilge Ceylan'ın ödül konuşması ile ilgili kısmından iki cümleyi aşağıda paylaşıyorum;

"Yalnız bu ülke. Onu sevdiğini söyleyenlerin “yalnız” bıraktığı, gerçekten sevenlerinse adeta terk etmeye zorlandığı; boş kibirlenmeler, haksız aşağılanmalarla kendisini iyice yalnızlaştıran bir ülke! "

Avrupa, Türkiye'ye üç maymun.

Bence Avrupalıya kinayeli bir atıftı bu. Ey Avrupa, sen görsende görmesende, istesende istemesende burada bir ülke var; yalnız ve güzel bir ülke.

Bu ülkenin de güzel şeyler yapan güzel insanları var.

Bu Ne Yaman Çelişki Anne?


Domates sevmeyen olur mu? Olur. Ben sevmiyorum mesela. Ama benimki garip bir durum. Bir şeyi sevmezseniz ondan uzak durursunuz. Eğer bu yenecek bir şeyse yemezsiniz.

Ama ben domatesi hem yiyorum hem yemiyorum. Görenler, duyanlar şaşırıyor, nasıl yani! durumu oluyor. Yemeklerin içinde, salçada, melemende, kızartmada yiyorum. Ekmek arası herhangi bir şeyle -peynir, köfte vs- birlikte olduğunda yiyorum.

Ama en çok özendiğim şeyi yapamıyorum. Hani böyle alırsın domatesi, hele çeri domates ise küçük küçük; bandırıp tuza ısıra ısıra, sulu sulu yersin.

Ben yemem işte, yiyenlere de özenirim.

Ne yamandır bu çelişki...

Hatırlaması Gereken Herkese


...

Bazen Gitmeyi de Bilmek Gerekir


Bir kaç gün evvel 'Nankör Olan Kim?' başlığı altında Hakan Şükür ile ilgili bir yazı yazmıştım. Hakan Şükür ile ilgili gitsin mi kalsın mı anketini eleştirmiştim. Hala arkasındayım bunun.

Son gelişmelerden sonra bir de farklı açıdan bakılması gerektiğine inandım.

38 yaşına gelmiş bir futbolcunun bir çok defa 'artık gitse' sinyallerini almaya başladığında vakar bir şekilde gidebilme kararını vermiş olmasını beklerdim. Hatırladığım kadarıyla son 2 yıldır bu yapılıyor çünkü GS'da.

Evet futbol nankör ama bu dünyanın yada bu endüstrinin de ayakta kalması için sistemin böyle işlemesi kaçınılmaz. 20 küsur yıldır da bu endüstriden nasibini alan birisinin burada çarkların nasıl döndüğünü, dişlilerin ne zaman ufalamaya başladığını iyi biliyor ve doğru zamanda doğru kararı verebiliyor olması gerekirdi.

GS yönetimi jübilesini istemiş Hakan Şükür'den.

Bu; 'artık senden verim alabileceğimizi düşünmüyoruz ama seni göndermek gibi bir sorumluluğu da -geçmişine ve bu kulübe olan katkılarına baktığımızda- alabileceğimizi sanmıyoruz' un bir hayli kibarcası ve içinde vefa barındıranı gibi duruyor.

Hakan Şükür, biz seninle çok defa sevindik, seni de sevdik.

Seninle üzülmeyelim, aklımızda, gönlümüzde çok sevindiğimiz günlerdeki gibi kal.

Fotoğraf, http://www.sevdimseni.com sitesinden alınmıştır.

27 Mayıs 2008 Salı

Neye Niyet Neye Kısmet

27 Mayıs 2008 Salı 0

Haftasonu Maşukiye'ye gitmek üzere yola çıktık. İnternettten gidilecek mekana bile bakmış kararı vermiştik ama yol da bir türlü doğru istikameti bulamadık. Bu durum bizi; ta, Sapanca girişine kadar götürdü.

Yolda gördüğümüz bir amcaya; 'biz şuraya gideceğiz, nerede diye sorduk'

Amca da; 'buraya gitmek için geri dönüp bir 9 km yol daha yapmanız lazım, ben size başka bir yer tarif edeyim; 300 m ileride Sapanca'da ilk ışıkları geçip hemen sağdan girin, yaklaşık 3 km sonra İstanbul Dere Alabalık Tesisleri'ne geleceksiniz' dedi.

Biz de zaten çok kararlı gelmediğimiz için bu amcayı dinleyip dediği mekana gittik. Sokak aralarından, üstünden Tem geçen bir köprü altından ve kıvrıla kıvrıla sağlı sollu ağaçlıklı dar yollardan geçerek güzel, büyük bir alana geldik. Yol boyunca 'İstanbul Dere Alabalık' tabelasını göreceksiniz.

Alabalıklarla dolu havuzlar, ağaçların altına yerleştirilmiş kamelyalar, bir tarafta dere, bir tarafta minik bir şelale, yeşillikler ve su sesleri içinde keyifli bir mekan. Dilerseniz ağaçlar arasına hamak bile kuruyorlar sizin için. Hürriyet'in, sanırım Cuma ekinde de haberi çıkmış.

Tavsiye edebiliriz yani gönül rahatlığıyla.

Nefis bir kahvaltı sofrası, bir termos çay, sıkma portakal suyu, Türk kahvesi, kızarmış köy ekmeği vs... Kişi başı oldukça uygun bir rakama geldi.

Tüm gününüzü geçirip öğle yemeğinde de alabalık yiyebilirsiniz ama biz Maşukiye'ye geri dönüp kaldığımız yerden internetteki mekanımızı bulmaya azmettik.

Çay - sigara keyfimizi orada yapıp kısa bir trekkingden sonra alabalık yemek üzere yine farklı bir mekanı tercih ettik.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Körler Sağırlar Birbirini Ağırlar

26 Mayıs 2008 Pazartesi 0

Yıllardır olan oldu yine, komşu da pişen puanlar komşularına düştü. Komşuluk ilişkilerini yadsımak mümkün değil tabii. Bizim komşulara bakıyorum da, bir tarafta İran berisinde Irak, aşağıda Suriye, yukarı doğru gidildiğinde harita üzerinde, Ermenistan, peşinden geliyor Gürcistan, bir de Bulgaristan ve Yunanistan.

Komşulardan doğudakiler Ortadoğu ülkeleri dolayısıyla Avrupalı sayılmadıkları için yarışmada yoklar. Ermenistan'da haritada Ortadoğu ülkesi gibi duruyor ama...

Oy veren komşulara vermeyip vermeyenlere vermişiz oylarımızı, hem de bol keseden.

Velhasılı komşusu çok olan, geçmişte bir şekilde birarada iken siyasi dağılmalarla birlikte ayrılıp yeni ülkeler kuranlar birbirlerini taçlandırdılar. Bu anlamda Rusya çok başarılı çıktı!

Şarkımız güzeldi, Türkçe olması da güzeldi. Rusya'nın şarkısından daha da güzeldi bence. Rakip olarak Ukrayna ve Yunanistan'ı görüyordum. Ki kayda değer puanlar alıp iyi dereceler yaptılar. Ama komşusu çok olana gitti birincilik.

Bu arada Fransa örneğini verdiydim önceki postta, 1986 daki birincilik Fransızca bir şarkıyla gelmişti. Hatta postu yazmadan evvel Fransa'nın diline nasıl sahip çıktığını anlatan bir Can Dündar yazısı okumuştum; ancak bu yıl Fransa şaşırdı ve de şaşırttı. İngilizce bir şarkıyla katıldılar. Yine de yetmedi yüksek puanlar almaya.

Tezimi hala savunmaya devam ediyorum ben de; İngilizce müzik yoktur, iyi müzik vardır.

Ama sıkı komşuların olması daha da önemli!

24 Mayıs 2008 Cumartesi

İngilizce Müzik Yoktur, İyi Müzik Vardır

24 Mayıs 2008 Cumartesi 0

Eurovision 2008 finali Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da bu akşam TSİ 22:00 de yapılıyor. Mor ve Ötesi, Deli adlı şarkılarıyla temsil edecekler güzel yurdumu. Gün içinde gazetelerin internet sayfalarında gezinirken Yılmaz Özdil'in konu hakkındaki yazısını okudum. Gruptaki arkadaşların hepsi okumuş çocuklar. Öyle böyle değil ama etiket sahibi lise yada üniversitelerde mürekkep yalayıp, tebeşir tozu yutmuşlar. Yabancı dil haliyle var.
Ülkemizi Türkçe bir şarkıyla temsil edecekler bu akşam.

Bu kararı nasıl, neye göre verdiler bilmiyorum. İyi etmişler. Güzel düşünmüşler.

İngilizce şarkı ile 3 defa katıldık. 1 birinciliğimiz var, diğer ikisinde Athena ve Kenan Doğulu ile 4. olduk.

1997 de Şebnem Paker&Grup Etnik ile 3. olduk. Üstelik 'Dinle' adlı Türkçe bir şarkı ile.
Bir başka örnek de Fransa'dan. 1986 yılında Belçika'da yapılan yarışmaya Sandra Kim adında 17 yaşında bir yarışmacı ve 'J'aime La Vie' adlı şarkıyla katılmışlar ve 1. olmuşlardı. Biz de Klips&Onlar'dan 'Halley' ile 9. olmuştuk. Tüm Eurovision geçmişimiz için...

Başka örnekler de vardır muhakkak.

Demek ki, başarılı olmak için İngilizce şarkı yapmaya değil, iyi müzik ve sahne performansına ihtiyacımız var.

Oraya Geliriz Vaziyetleri


Futbol yazmayayım diyorum ama illa ki malzeme çıkıyor. Çıkan malzemede güzel şeyler yazmayı, söylemeyi gerektirecek şeyler olmuyor. Star Haber de izledim. Daha doğrusu sonunu yakaladım haberin. Kalamış civarında bir yerde GS şampiyonluk kutlaması yapıyor. GS'nin kutlama yaptığı yere tekneyle yanaşan sarı lacivetli renklere bezenmiş bir grup insan FB lehine tezahüratlar yapıyor belki de GS'ye yönelik kötü sözler sarfediyorlar. Görüp duyabildiğim kadarını yazıyorum.

Bir Fenerbahçeli olarak içim acıdı. Daha asil daha vakar davranışlar gösteren bir taraftar topluluğumuz olsun isterdim. Bu olay münferittir belki, ama yine de duyanlar, izleyenler GS'lı olsun yada olmasın FB taraftarlarının geneline yönelik suçlama yapacaklar. Kızgınlıkları, nefretleri körüklenmekten öteye gitmeyecek.

Ben Fenerbahçeme bu olanı biteni yakıştıramadım, yakıştıramayacağım da. Onlar nasıl yakıştırıyorlar anlamıyorum.

Bu hazımsızlık nereye kadar.

Evcimenim Neyleyim


Hafta sonlarını severim. Sevmeyen de yoktur sanırım. En çok da hafta sonu çalışmayanlar severler. Çalışanlar için eziyet gibidir hafta sonu. Farkı yoktur diğer günlerden çünkü. Allahtan hafta sonları çalışmam gerekmiyor; arada sırada iş yoğunluğu olursa yada özellikle hafta sonu yapılması gereken bir iş varsa gidiyorum işe. Gerçi hafta sonu işe gitmesem de hanım evde çalıştırıyor!

Hani, derler ya; eş durumundan şöyle oldu, böyle oldu. Bizim de eş durumundan hafta sonu mesai yapmamız gerekebiliyor. Malum hanım da çalışınca hayat müşterektir düsturundan mütevellit üstümüze düşen vazifeleri yerine getiriyoruz.

Hafta sonlarını seviyorum dedim ya; öyle, gözüm gezmede tozmada da değil hani. Çekilip evime, bilgisayarımın başında, sigara ile tamamlanmış bir çay-kahve yarenliği yapmak bizimki. Bıraksalar -hanım bıraksa- 6 ay evden dışarı atmam adımımı. Son dönemde blog muhabbeti de iyiden iyiye sardı zaten; bloga malzeme sağlayacak şeylerle haşır neşir olmakla geçer günlerim.


Hafta içi ne gazete ne televizyon, gündemi takip etmek inanılmaz zorlaşıyor. İşyerinde her gün bir gazete geçiyor elime ama, okumaya vakit olmuyor pek. Şöyle bir bakıp geçiyorum, bilhassa spor sayfasına göz atmadan etmem.

Hafta sonları bunu yapma şansı çok daha yüksek eğer dışarda bir plan program yoksa yada evde yapılması gereken şeyler çok fazla zamanımı almıyorsa direkt bilgisayarın karşısında internete dalıyorum. O gazete senin bu web sitesi benim derken explorer da yığınla sayfanın arasında kayboluyorum.

23 Mayıs 2008 Cuma

Gidip Gidip Göremediklerim

23 Mayıs 2008 Cuma 1

7 yıl aradan sonra tekrar Sinop'a gitmek söz konusu olunca bir memleket sevdası hasıl oldu, dilime vurdu. Çocukluğumda her yıl gidip 1-2 ay kalırdım, liseye başlamakla beraber bu dilimler seyreldi. 3-4 yılda bire düştü. Kalış süresi 1-2 aylardan 1 haftaya bilemedin 10 güne döndü.

Sinop'ta doğdum, İstanbul'da büyüdüm o nedenle Sinop'ta geçen zamanlar toplandığında 2-3 yıl ya ediyor ya etmiyor. O yılları da hep köylerde akrabaların yanında geçiren bir çocuk olarak şimdi internetten araştırıp öğrendiğim güzellikleri yaşayamadığımı aslında bir Sinoplu olarak memleketime dair çok az şey gördüğümü ve bildiğimi farkettim.

Çocukluğumdaki Sinop, Aşıklar Caddesi, tersane ve otogardan ibaretti. Bir de babaannem ve anneannemlerde kaldığım köylerden.

35'e geldiğim şu dönemde ne Akliman'ı ne Hamsilos'u görmüşlüğüm var. Gerze, Erfelek, Ayancık dersen zaten hak getire.

Kimseyi eleştirmiyorum tabii, herkesin işi gücü var, seni zaten ağırlıyorlar bir de işi gücü bırakıp tutup elinden orası senin burası benim gezdirecek ne ekonomi ne de zamanları var.

Gerçi köylerde geçirdiğim zamanlardan ziyadesiyle keyif alırdım, kiraz ağacından, erik ağacına oradan kiren ağacına (kızılcık) uzanan meyve tüketim sürecinin mutlu anlarıydı hepsi. Tütün dizerdik, mısırlar toplar, közde pişirir, yerdik. Kuzenlerle malları otlatmaya (büyükbaş hayvanlar) giderdik ormana; otlakların, yeşilliğin bol olduğu alanlara. Giderken elimize, sacda yada güzinede (kuzine) yeni pişmiş sıcacık ekmeğin üzerine yayıktan taze taze çıkmış tereyağı sürülür verilirdi; bir elimizde kızılcık sopası, bir elimizde tereyağlı sıcak ekmek düşerdik malların peşinden dağın yamaçlarına doğru...

Kollarımızdan aşağıya akardı erimiş tereyağlar...

O zamanlar Sinop benim için büyükşehir gibiydi, köyün küçük dünyasından taştan büyük yapılarla, cadde ve sokaklarla bezeli daha kalabalık ve masmavi deniz kokan farklı bir dünyaya açılan pencereydi.

Tarih olarak çok iyi hatırlamamakla beraber 1978-1980 arasını çokça, Sinop köylerinden Tangal'da babaannemin yanında geçirdiğimi anımsıyorum. Bir de 1980 itibariyle İstanbul'a rahmetli (2001) babamın yanına gelince 1984 den itibaren hemen her yıl yaz tatillerinde köye gittiğim aklımda.

1978-1980 arasında elektrik yok, televizyon yok, köy ekmeği var, tuzlu tereyağı var, meyve ağaçları var, tütün dizmek var, Tangal'da Ömer, Kabalı'da Ahmet var.

7 yıl evvel gittim en son, 2001 Mart ayı idi, önce babamı uğurladık annemin yanına, ardından anneannemin göç ettiği haberi geldi 2 gün arayla, 2 günlüğüne gittim Sinop'a anneannemi de uğurladık dedemin yanına.

Şimdi eşim, annem ve kardeşim gidiyoruz, eşime; doğduğum, çocukluğumun ben de bir hayli iz bıraktığına inandığım yerlerini göstermek, çocukluğumda doyumca yaşamadığım yerleri birlikte yaşamak için.

1 hafta zorlu bir zaman; kısa ve öz olacak seyahat.

22 Mayıs 2008 Perşembe

İçmeyi Bilenler Şehri

22 Mayıs 2008 Perşembe 0

Sinop Cezaevi, Karadeniz'ın kıyısında kocaman duvarlarla çevrili bir hapishane. Giriş tarafı Sinop'un işlek caddelerinden birine bakıyor. Çocukluğumdan hatırlarım önünde askerler beklerdi, omuzlarında tüfekleri asılı nöbetçi askerler. 1997 de boşaltılıp 1999 da Kültür Bakanlığı'na tahsis edilen mekan artık müze olarak kullanılmakta.

Sabahattin Ali, Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Refik Halit Karay gibi isimler, belki yazılarından belki kendi dönemlerindeki düzene olan aykırılıklarından bir şekilde bu cezaevinden geçmişlerdir.

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl için de burada yattıklarına dair rivayetler söz konusudur. Valiliğin sitesinden baktım; sadece rivayetten ibaret olduğu herhangi bir kayıt olmadığı yolunda bir ifade bulunuyordu. Hatta Necip Fazıl'ın, Zindandan Mehmet'e Mektup isimli şiirine yer vermişlerdir. Sinop Cezaevi'nde yazıldığı varsayılmıştır.

Karadeniz kıyısında haşmetli kale duvarlarıyla çevrili cezaevinden sağ çıkanların çok az olduğu söylenir. Çünkü 'dışarda deli dalgalar, gelip duvarları yalar.' mısralarına konu olan; suların surlara çarptığı mekanda rutubet insanların ciğerlerine işlermiş.

Edip Akbayram'ın Aldırma Gönül adlı şarkısının sözleri, burada yatan Sabahattin Ali tarafından yazılmış şiirin mısralarıdır.

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma gönül, aldırma

Sinop, ülkemizde suçun en az olduğu şehirlerden biridir, belki de tek şehirdir. Buna rağmen sınırları içerisinde bir cezaevi barındırması bana garip gelirdi. Üstelik alkol tüketiminin de hatırı sayılır bir seviye de olduğu, alkolün çok sevildiği, rakı - balık muhabbetinin -malum balık bol- en çok prim yapacağı memlekette -alkol kullanımının tavan yapmaması söz konusu olamazdı- suç oranının bu kadar düşük olması daha hoş bir durum.

Demekki memleketim insanı içkiyi ağzıyla içiyor. Nerede başlaması nerede durması gerektiğini iyi biliyor.

Yukarıdaki savlarımı destekleyici bir muhabbete de katıldım önceki gün. Bir güvenlik görevlisi ağabey ile konuşuyorduk, oradan buradan derken Sinop'a kadar uzandı konu; samimi bir arkadaşı tayin ile Sinop'a gitmiş hatta gittikten kısa bir süre sonra kendisini de çağırmış burası çok güzel cennet gibi bir yer falan diye...

Oysa aradan geçen bir kaç sene sonra kan ağlamaya başlamış, aman iyi ki gelmemişsin ben burada sıkıntıdan patlamak üzereyim, bu kadar sakin, olaysız bir yer olur mu yahu!

İlk gittiğinde cennet gibi bir yer dediğini unuttu zahar.

Zahar: Babaannemden duyardım bu kelimeyi ama o 'zağar' gibi kullanırdı, tamamen telaffuzla ilgili; hala bizim köyde kullanılırlığı var; emin olmama ve olasılık ifade eden durumlarda kullanılıyor.

Zağar: Cins isimdir, bir çeşit çoban köpeğine denmektedir. (TDK Sözlük)

Sinop, Temmuz, Ağustos


Yüzyıllardır gemicilerin Karadeniz'in çetin koşulları karşısında sığındığı bir korunak olan Sinop Limanı, Karadeniz'deki tek doğal liman olma özelliğine sahiptir.

Karadeniz'de Sinop Limanı ile birlikte bir kaç yapay liman daha mevcuttur (Samsun, Trabzon vs.) ancak Sinop Limanı'nın yüzyılları aşan tarihi ile gemicileri Karadeniz'in hırçın dalgalarından korumuş olması ve Karadeniz'in hırçınlığının durulduğu zamanların Temmuz ve Ağustos aylarına denk gelmesi sebebiyle Karadeniz'de 3 liman vardır sözü varola gelmiştir.

Daha da doğrusu şöyledir bence;

Karadeniz'de 3 doğal liman vardır; Sinop, Temmuz, Ağustos.

Bir Çuval İncir


Sen İngiltere'nin en golcü adamı ol; 42 gole imza at bir sezon boyunca ve üstüne de Avrupada yılın en fazla gol atan adamı ol.

Tut; böyle gerzekçe bir penaltı kullan ve kaçır.

Cristiano Ronaldo, bir çuval inciri batırıyordu ki, John Terry başa sardı, Nicolas Anelka imzayı koydu.

2008 Şampiyonlar ligi şampiyonu Manchester United oldu.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Aşıklar Caddesi

21 Mayıs 2008 Çarşamba 1

Sinop Valiliğinin sitesinden aldım fotoğrafları şehir merkezinin tam göbeği denebilecek bir yer resimdeki . Bildiğim kadarıyla festivallerin, şenliklerin organizasyonlarının yapıldığı meydan burası. (Bir Sinoplu olarak Sinop'tan bahsederken bildiğim kadarıyla demek biraz ayıp oldu ama 3-5 yılda bir gidip 1 hafta - 1o gün kalınca böyle oluyor. En son 2001 de gittim, 7 yıldır uğramak kısmet olmadı.)
Arkada kahverengi tonlarda görünen bina Melia Kasım Oteli, Aşıklar Caddesi'nin tam girişinde bulunuyor. Tam arkasında da Karadeniz başlıyor zaten.

Aşıklar Caddesi orijinal adıyla Gazi Caddesi diye geçer. Kimse bilmez gerçek adını desem yanlış olmaz sanırım. Herkes için Aşıklar Caddesidir buranın adı. Her akşam insanların mahpus damı -teşbihte hata olmaz- voltaları gibi aşağı yukarı volta attığı, volta atarken çekirdek çitlediği, Karadeniz'in kıyısında, 4 şeritli otoyol gibi kaldırıma sahip bir caddedir. Gündüz kimselerin olmadığı caddede akşam karanlığı bastırdığında iğne atsan yere düşmez. Aşıkıyla, maşukuyla, çoluklusu, çocuksuzu atar kendini Aşıklar'a bir o yana bir bu yana.

Sinop yazlarının güzelliklerinden biridir bu. İşte bu tadı yaşamak ve yaşatmak için yıllar sonra, 14 Haziran 2008 sabahının erken saatlerinde yola çıkmayı planlıyoruz. 7 yıl sonra memleketime bu sefer eşim de yanımda, evli olarak gideceğim.

1 hafta Sinop'u yaşamaya yetmeyecek muhakkak; tadımlık olacak seyahat.

20 Mayıs 2008 Salı

Safranbolu'nun Lokumu Meşhurdur.

20 Mayıs 2008 Salı 0

Geçen gün Kale Arkası'ndan! konuşuyorduk. Malum, linklerden biri de benim blog. Evvelden 'Anti Futbol' başlığı altında idi, yok olmaz dedi; seninkini futbol bloglarının arasına alacağım. Şimdi yeri değişti ve futbol blogları arasındaki yerini aldı.

Bu arada ben de bir bakayım dedim; kaç tanesi futbolla ilgili olmuş. Hepi-topu 70 küsur post var henüz tam 22 defa futbolla ilgili, içinde futbol geçen yazı yazmışım; yaklaşık %32.

Bu yazıyla da 23 post oldu.

Bu arada Kale Arkası dedim de; Safranbolu'nun lokumu meşhurdur.

Beyaz Yakalılar Cumartesi Çalışır mı?


Çok fazla tv seyretmiyorum dersem yalan söylemiş olmam. İşten sonra, evdeki saatlerin maçlar, Lost ve sinema filmleri dışındaki seyirlik randevuları genel de yerli dizilerle oluyor. Ben özellikle eğlenceli vakit geçirtecek dizileri tercih ediyorum, gerçi eşimle dizi konusunda ortak payda da buluşuyoruz genelde. Ve onun ağırlıklı tercihlerinden biri de Yaprak Dökümü.

Konu bu değil aslında mevzuyu uzatarak asli konuya bağlantı yapmaya çalıştım. Geçen hafta Yaprak Dökümü'nün 74. bölümünü izlerken dikkatimi çeken bir hatayı aktarmak istiyorum; Ferhunde'nin partiye katıldığı gün evde tv seyreden aile Menekşe ile Halil'i seyrediyorlar. Bu dizi ctesi günleri oynuyor. Oysa Ferhunde işten çıkıp apar topar partiye yetiştiğinden bahsediyor ve yanındakiler de aynı gün içinde işteydi.

Bu birinci hata; ki, bir cumartesi günü üstelik akşam saatlerine kadar çalışmaz beyaz yakalılar. En azından hepsi.

İkinci hataya gelince; hadi hepsi birden ctesi çalışmış olsunlar, yine Ferhunde, akşam eve erken dönmekten bahsedip ertesi sabah işe gitmek için erken kalkması gerektiğini söylüyor.

E, Menekşe ile Halil'den biliyorum ertesi gün pazar.

Birisi bir yerde bir şeyi hatalı yaptı, ama kim?

13 Mayıs 2008 Salı

Ezeli Rakip - Ebedi Dost

13 Mayıs 2008 Salı 1

Eskiden FB - GS maçları olduğunda kullanılan bir ifade idi; ezeli rakip, ebedi dost iki takımın buluşmasında diye başlayıp giderdi. Çok uzun zamandır rakip olmaktan çıkıp düşman iki kabile -gerçi Fenerbahçe, cumhuriyet olduğunu iddia ediyor- haline geldiler.

Bu hale getiren ne oldu, nasıl oldu; analizini yapmakla yada yazmakla uğraşmayacağım; ben mazide yaşamaya devam ediyorum.

Nankör Olan Kim?


Bu akşam Kanal D Haberler'de Hakan Şükür ile ilgili Kanal D web sayfasında yapılan anketin haberi geçti. Hakan Şükür GS'da kalsın mı gitsin mi? sorusuna cevap arıyorlardı. Anket 16.000 tık almış; %88 kalsın %12 gitsin diyen çıkmış.

Türk futbolunun son 15 yılına damgasını vurmuş bir oyuncunun -beğenirsiniz yada beğenmezsiniz istatistikler ortada- böyle geyik anketlere malzeme yapılması, gidip kalmasının futbolu bilip bilmedikleri hakkında hiçbir malumat olmayan insanlara değerlendirtilmesi bana 'futbol nankördür' söylemini hatırlattı.

Gerçi nankör olan kim, ben çözemedim bu denklemi.

11 Mayıs 2008 Pazar

İdeal 11

11 Mayıs 2008 Pazar 0


Milli Takım'ın Euro 2008 için 26 kişilik aday kadrosu açıklandı. Ben de aday kadrodan kendi 11'imi çıkardım.

İdeal gibi duruyor.

Uyku Kardeşim


Uyku kardeşim ver elini
Usul usul damla damla beraber
Eriyelim eriyelim

Sonra bembeyaz fıkara bir bacada
Tek göz olmuş umutlarla sevdalarla
Tütelim, eriyelim...
FİKRET KIZILOK

Uykuyu sevmeyen yoktur sanırım, ben ise son dönemde az uyumak üzerine yoğun mücadele veriyorum, çünkü uykunun tadına esir olmak hayatın ellerimin arasından sabun köpüğü hızında akıp gittiğini düşündürüyor.

Çok uyumak tembel işi, hayatı kaçırmaya sebep oluyor oysa yapacak o kadar şey var ki?

Senin Annen Bir Melekti Yavrum


Klişe, -böyle günleri sevmiyorum, tüketimi tetikliyor vs...- muhabbeti yapmayacağım. Yeterince marjinal ve orijinal adam var zaten memlekette onlar yaparlar.

Uzun uzun yazmayacağım hepimizin bildiği bir hikayedir; dünyaya gelmek üzere olan bir çocuk Allah ile konuşur ve konuşmanın sonunda bu soruyu sorar;

Cevap şöyle gelir;

- Senin için yaratılan meleğin adının bir önemi yok, sen ona ANNE diyeceksin.

Bütün anneler bir melek değildir bence; ama bütün anneler bir melek olmalıdır düşüncesini çıkartabiliyorum buradan.

BÜTÜN MELEK ANNELER'İM'İN ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN.

Nöbetçi Kral

NTVMSNBC - FANATİK

Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim'in açıkladığı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası kadrosunda da nöbet tutmaya! çağırıldı.

Hayırlı nöbetler Selami abi...

Federasyon Aklandı mı?

NTVMSNBC

Turkcell Süper Lig, dün oynanan karşılaşmalarla sona erdi.

- Galatasaray, OFTAŞ'ı net bir skorla mağlup ederek şampiyonluğunu ilan etti.
- Fenerbahçe, GS - Sivas maçından sonra bu işin bittiğine inandığını Trabzon'a net bir skorla yenilerek gösterdi.
- Beşiktaş, kendini kasıp 15 dakikaya 4 gol sığdırdı ama ona UEFA yolunu açan Trabzon oldu.
- Sivas, haklı mı haksız mı bilemem ama; Trabzon'a karşı ilk yarıdaki 3-0 lık hükmen galibiyetin diyetini fena ödedi.

Bu ikili, üçlü averaj dedikleri ne mene (galat-ı meşhur; ne menem) bir şeymiş yahu...

Bu arada Hasan Doğan Federasyon Başkanı olduğunda bir takım eleştiriler vardı; artık Federasyon değil fenerasyon dan sözedilebileceği ve yeni Federasyon yönetiminin Fenerbahçeli olduğu şeklinde düşünceler vardı, dolayısıyla şampiyon da belliydi; e, hakem hataları da işin tuzu biberi oluyor ya.

Sonuçta şampiyon Galatasaray oldu şimdi Federasyon aklanmış mıdır? Yada geçen sene şampiyon Fenerbahçe idi, Haluk Ulusoy Federasyonu da aklanmış mıydı?

08 Mayıs 2008 Perşembe

Youtube

08 Mayıs 2008 Perşembe 0
Bazı postlarda büyük boşluklar görmektesiniz. Bunun sebebi, bu postlarda girilmiş bazı kliplerin Youtube kaynağından geliyor olmasıdır. Sanırım Youtube gene bir halt ettiğinden yada Youtube'da bir halt edildiğinden güzel yurdumda görüntülenmesi yasaklandı. Dolayısıyla bizim güzelim müzik kliplerimizi de devre dışı bıraktı.

Lütfen alıcılarınızın ayarı ile oynamayınız, yaşanan sorun yayın kaynaklıdır. Youtube'dan nasıl download yapıldığı öğrenildiğinde tamamen giderilecektir.

Oyuncu Fabrikası T.A.Ş



GS - OFTAŞ maçından sonra maçı kazanan OFTAŞ olursa; gazetelerimizden birinde yer alabilecek olası bir manşet aynen şöyle olabilir;

Büyük puntolarla,

Off... TAŞ'a çarptılar.

Bunu niye yazdım, ben de bilemedim.

Pişti mi?

08.05.2008 / http://www.sporx.com/

Kupa sarı kırmızı lig de sarı kırmızı olacak yani pişti. Bu saatten sonra Galatasaray OFTAŞ'a maçı vermez. Olmaz diye bir şey yok diyenler var. Doğru hayatta herşey olur. Ama olmasın böyle; Fenerbahçe'de OFTAŞ'ın omuz vermesiyle alacağı şampiyonluktan çok memnun olmaz sanırım.
Teşvik primleri konuşuluyor, Yıldırım verir, Polat verir Canaydın olsaydı kesin sıkıntı olurdu ama Polat, Yıldırım ne verirse daha fazlasını vereceğinden korkmaya gerek yok deniyor.
Taraftar ağzında sakız edilen şu anda bunlar. Bence bu konuşulanlar OFTAŞ'a haksızlık gibi. Şimdi OFTAŞ kazansa da kaybetse de farkeder mi?
İki ucu boklu değnek dedikleri bu ola.

Ayberk Zorlu

04 Mayıs 2008 Pazar

Kabullenişler Vazgeçişlerdir

04 Mayıs 2008 Pazar 0
Gümüşhane - Merkez'den Bir Görünüm

Daha az kazanıp İstanbul'da mı yaşamalı? Yoksa Gümüşhane'de daha çoğunu mu almalı?

Her kabul ediş bir vazgeçiştir daima.

İstanbul'da kurulu düzeni korumayı kabul etmek, Gümüşhane'de yepyeni bir hayata başlayıp farklı bir maceraya atılmaktan vazgeçiş oldu.
Karşılaştırılması çok güç iki şehir, iki yaşam, aileler, arkadaşlar, sosyal hayat...
Doğru mu yaptık eğri mi bugünden bilinmez muhakkak varolan hala olmaya devam edecek.

Yeni sayfalar, yeni umutlar, yeni çevre, yeni ilişkiler, yeni bir yaşam acabalarda saklı kalacak.

İstanbul'da Sular Akmıyor


"Gittiğin yerler nasıl bilinmez güzelim
İstanbul'da sular akmıyor..."

Saat 12:00 civarında sular kesildi, bekliyoruz, hala gelecek, İSKİ'yi aradık; arıza var, gün içerisinde su verilecek dediler.

Bekliyoruz, beklerken dinliyoruz;

video

Grup Vitamin - Bu Sabah İstanbul'da

03 Mayıs 2008 Cumartesi

Goldberg Varyasyonları

03 Mayıs 2008 Cumartesi 0

Cuma akşamı Cemal Reşit Rey'de bir gösteriye gittik. İsmi Goldberg Varyasyonları Yolculuğu.
Klasik müziğin, değeri öldükten sonra anlaşılan ustalarından Johann Sebastian BACH'ın (1685-1750) Goldberg Varyasyonları isimli eserinden yola çıkılarak anlatı ve görsellikle bezenerek sunulan enfes bir klasik müzik şöleni idi.

Yaklaşık 1.5 saat süren gösterinin başında Memet Ali Alabora, Bach'ın eserini solo piyano ile sunan Emir Gamsızoğlu ve klasik müzik üzerine bilgiler paylaştı. Goldberg Varyasyonları ve eserin sahibi Bach hakkında tanıtıcı açıklamalar yaptı.
Sonrasında sahneyi bir piyanoya ve piyano tuşlarında hünerli parmakları ile gezinen Emir Gamsızoğlu'na bıraktı.

1 saatlik enfes bir piyano resitali idi. Giderken öylesi keyif alacağımı tahmin etmemiştim. İlk defa canlı olarak piyano ve klasik bir eser dinlemiş oldum.

Klasik müzik seviyor ve piyano resitallerinden hoşlanıyorsanız gidin bir görün derim. Alabora, güzel anlatıyor, Gamsızoğlu güzel çalıyor.

Elleri ve de dilleri dert görmeye.

01 Mayıs 2008 Perşembe

Sarı Kırmızı Düğün

01 Mayıs 2008 Perşembe 1

Herşey, herkes (FB ve Sivaslılar hariç) Galatasaray diyor. Benim gönlüm hala Sivas'tan yana. Şartlar zorlaşmış olsa da can çıkmayınca umut kesilmez.

Bakalım bu hafta, Sivas - Galatasaray maçı düğüm mü olacak yoksa sarı-kırmızı bir düğün mü?

Çifte Zafer


Dün maçın ikinci yarısında başladım seyretmeye. İlk yarının 33. dk da Drogba ile öne geçmişti Chelsea. Ben açtığımda hala öyle devam ediyordu. İkinci yarıyı ve uzatmaları izledim. 1-1 de ümitlendim. Liverpool'u destekledim, kırmızı final olsun istiyordum. Liverpool benim gibi bir çok kişiyi yanılttı. Chelsea sanırım 3-4 yıl arka arkaya yarı finalde elendikten sonra nihayet finali gördü hem de kendi memleketinde oynananacak final.

Şimdi soru kırmızılar mı maviler mi?

Benim gönlüm Chelsea'ye kaydı, Premier League'de alt etti, Şampiyonlar Ligi'nde de alt etsin kırmızıları her iki ligi de maviye boyasın.