25 Temmuz 2008 Cuma

Xabi Alonso

25 Temmuz 2008 Cuma 0

Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber vardı bugün; başlık, 'Yalanlara son verin.' Ulusal gazete isimlerini saymışlar ve bu gazetelerde çıkan transfer haberlerinde geçen futbolcu isimlerini sıralamışlar. Örnekleme yapmışlar desem, 2-3 futbolcu ismi yazarsın, gibi... ile bitirirsin.

Ama 9 futbolcuyu isim isim yazıp cümleyi bitirirseniz ve bu listede Xabi Alonso ismi geçmiyorsa, -ki bugün bir gazetenin internet sayfasında sona doğru gelindiği yazıyordu- acaba bu adam geliyor mu diye düşündürürsünüz.

Gerçekten Xabi Alonso geliyor mu ne!!!

24 Temmuz 2008 Perşembe

3. Safranbolu Seferi

24 Temmuz 2008 Perşembe 3

20.07.2008 gecesi yola çıktık bir kez daha. Saat 01 sularında. Safranbolu istikametine doğru yapılan 3. seferdi bu benim için. Aynı tarihli günün akşamı ise geri döndük.

Dostlarla dosta yapılan bir yolculuktu bu.

Askerlik yaptım, oradan bilirim; gözleriniz dört döner, kulaklarınız bir kedi kulağından daha hassas kesilir; adınızın nizamiye hoparlöründen anons edilip edilmediğini duymak için.

O yüzden, bizim, güneş kavruğu tenli, jandarma acemisi kamufle adamın ziyaretine gidip dağıtım öncesinde bir sürpriz yapmak istedik. Ancak ne mümkün, sürprizimiz mundar oldu. Geleceğimizden haberdar oldu bir şekilde.

Sabah 09:00 gibi teslim aldık kendisini ve Safranbolu sokaklarını arşınlamaya başladık. Çarşı izninde garnizon sınırları dışına çıkmak yasak olduğu için önümüzdeki yaklaşık 8 saatlik dilimi, Safranbolu'nun taşına toprağına vakıf olacak şekilde gezerek geçirdik.

Bu şekilde gezme planlarım arasındaki yerlerden birini de asker ziyareti sebebiyle aradan çıkarmış olduk. :)

Güzel, küçük bir yer. Eski Çarşı ve Yeni Çarşı diye ikiye ayrılıyor. Eski Çarşı denilen yer meşhur Safranbolu evleriyle çevrili. En meşhur ve büyük mekan sanırım Cinci Han, başka otel, pansiyon türü yerler de var. Bir de Cinci Hamamı vardı fakat hamam sefası yapacak vakit yoktu.

Bol bol lokumcu dükkanı var; bu dükkanların önünden geçerken ellerinde bir kutu/tepsi lokum ile kapı önünde bekleyen ve size lokum tattırmak isteyen çalışanları mevcut. Özellikle Eski Çarşı tarafındaki lokumcularda bu durum var. Yeni Çarşı'da aynı şekilde değil.

İnsanları, sıcakkanlı, yardımcı olmayı, ikramı, sizinle sohbet etmeyi seviyorlar. Askerleri de seviyorlar. Bir kaç küçük anekdot bizim askerden dinledik. Sanırım Kale Arkası'nda, daha çoğu cümlelere dökülecektir.

Bir de Yeni Çarşı'da meydana yakın bir yerde bir pidecisi var, Safranbolu'ya yolunuz düşerse burada pide yemeden dönmeyin derim. Safranbolu'da Kilcioğlu Pide Salonu'nu sorduğunuzda tarif edemeyeni dövüyorlar. Biz dönüş yolu için de aldık. Soğumuşu bile aynı lezzetteydi.

Bir Safranbolu seferini daha, içtima saatinin yaklaştığı ikindi vaktiyle beraber noktalayıp 17 sularında İstanbul yoluna girdik.

Kamufle adam birliğine, biz doyduğumuz yere doğru ağır aksak yol aldık. Safranbolu - İstanbul arası 5-6 saat sürüyor.

Nizamiye kapısından bölüğe giden yol kaç saat sürdü bilmiyorum.

Cami


Donanım
Makina: Nikon d80
Objektif:

by Özkan

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Kar

23 Temmuz 2008 Çarşamba 0
Şubat 2008
Bayrampaşa'da bir park...

Yeni Formalar


2008 - 2009

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Kırmızı Gülün Ali Var

19 Temmuz 2008 Cumartesi 0
Donanım: Nikon 4.1 Coolpix Compaq
by Serbest Nesirler

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi!


Yıldız -yıldız olmanın kriteri nedir, bilmiyorum- futbolcularımızın ağzından sürekli Avrupa'da oynamak Avrupa'da bir takıma transfer olmak üzerine kurgulanmış cümleler dökülür.

Medyamızda hep, 'Avrupa'yı düşünüyor, Avrupa'da bir takıma gidecek.' gibilerinden başlıklar atıp yazılar yazarlar.

Futbolla ilgili ilgisiz herkesin dilinde yurt dışına çıkacak futbolcu için 'Avrupa'ya gidiyor.' ibaresi vardır.

Anlamadığım, Türkiye nerede? Avrupa'da değil mi? Hatta bir yakamız Avrupa bir yakamız Asya; köprünün Anadolu yakası çıkışında Asya Kıtası'na hoşgeldiniz tabelası bile var. Yani köprünün beri tarafının Avrupa olduğu aşikar.

Gerektiğinde hamasi nutuklar atıp biz bir Avrupa ülkesiyiz diyoruz. Avrupa Birliği'ne girmek için yolunu yordamını bulmaya çalışıyoruz, gerçi; bir türlü kabul ettiremedik kendimizi.

Demek ki bilinç altında Avrupalı olduğumuza biz de inanmış değiliz. Onun için Avrupa ülkelerinden birine giderken ülkenin adını yada yurt dışı değilde kıtayı söyleme ihtiyacı hissediyoruz. Katar'a, Japonya'ya, İran'a transfer olan için Asya'ya diyormuyuz hayır gittiği ülkenin adını kullanıyoruz.

Neden?

Çünkü Asyalı olduğumuzu içimize sindirmişiz, beynimizde öyle kabul etmişiz ama Avrupalı olmayı 'sözde' başarıyoruz.

Onun için, Asya'dan bağırmaya devam ediyoruz;

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi!

Mabatından Konuşanlar -1


Galatarasay'ın eski yöneticilerinden, gazeteci Fatih Altaylı buyurmuşlar; 'Güiza, öyle ahım şahım bir yıldız değil, Güiza bana göre Gökhan Ünal'dır.'

Haber Milliyet'te olduğu için itimat etmekte şüphe duymuyorum. Ama Fatih Altaylı'ya itimat etmekte ciddi tereddütlerim var.

Güiza'yı doğal olarak Fenerbahçe'yi mi yerin dibine sokmaya çalışıyorsun yoksa Gökhan Ünal'ı mı küçümsüyorsun anlamış değilim.

Kaş yaparken göz çıkarmanın bir nevi uygulama biçimi.

Şimdi Gökhan Ünal yada Güiza'da çıkıp sen kimsin be adam derlerse ne olacak. Kaç yıl top oynadın, kaç defa gol kralı oldun?

Usta gazeteciler bile lafın gittiği yeri bilmeden konuşursa cemaat neler söylemez ki!

İmamın osurduğu yerde cemaat kokudan kurtulmaya çalışmak yerine sıçmayı tercih edecek eminim ki.

Feysbuk Nedir?


1. İlkokul arkadaşlarını arama motorudur.

2. Bir sevgi ve dostluk platformudur.

3. Ota boka yaramaz gruplar kurup haydi siz de gelin bu gruba dahil olun deme platformudur.

4. Bakın ben tepki gösteriyorum siz de göstermelisiniz yalnız başıma tepki göstermek keyifli olmuyor deme platformudur.

5. Bekarlar ve kendini bekar sayan erkekler için manita peşinde koşma platformudur.

6. Biri Bizi Gözetliyor evinin sanal ortama düşmüş halidir.

7. Gerçekte hiçbir şey yapmadığı halde memleket meseleleri için hamasi nutuklar atma platformudur.

8. Kendi blogunun reklamını yapma ve nazla, cazla -bizzat kendim- hit alma platformudur.

9. Bakın ben ne kadar çok geziyorum resimlerimi koyayımda siz de görün platformudur.

10. Ebesini de bulma arzusuyla yanıp tutuşanların platformudur.

11. Vs.

12. Vs.

Altın Boynuz


Pierre Loti'den Haliç...

19.07.2008


101 kere maaşallah.

Her Yer Sözlük



Ekşi Sözlük en eskisi diye bilirim. Sonrasında çeşitli üniversitelerin adını taşıyan alternatif sözlükler de arz-ı endam etmeye başladı internette. (itü sözlük, odtü sözlük, uludağ sözlük vs daha var mı araştırmaya üşendim.)

Başı çeken bildiğim kadarıyla Ekşi Sözlük, diğerleri ondan esinlenerek oluşturulmuşlar.

ekolay.net tarafından da yukarıdaki resimde göstermeye çalıştığım, Ekşi Sözlük mantığından hareketle futbol taraftarlarına özgü bir sözlük oluşturulmuş. Ancak Türkiye'de 3 büyük takım değil 4 büyük takım var. Trabzon'un es geçilmemesini tercih ederdim.

Fikir olarak güzel ancak kullanım olarak bakıldığında sözlüklere üye olup yazı yazan sevgili taraftar insanları argo ve küfür edebiyatı içerisinde ne kadar kelime varsa hepsini bu sözlüklerde cümle içinde kullanmışlar. Aşağıdaki linklerde bir kaç örnek paylaşacağım.

Sin kaflı galiz küfürler, atışmalar, birbirlerinin takımlarıyla ilgili aşağılamalar; aklınıza gelebilecek yada gelemiyecek her türlü bel altı, bel üstü seviyesizliği mevcut.

Böyle güzel bir çalışma yapılıp -görsel olarak çok tutmadım ama- hizmetinize sunuluyor, siz onu basit bir taraftar forum sitesine çeviriyorsunuz akıllara ziyan bir durum.

1907sözlük

1905sözlük

1903sözlük

Sözün Bittiği Yer

(Resimdeki yazıyı okumazsanız yanlış anlayabilirsiniz.)

Dün e-posta ile geldi. Daha evvel de görmüştüm.
Cibilliyetsizliği su götürmez bir deyyusun annesini soktuğu durumun resmidir.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Hangi A

17 Temmuz 2008 Perşembe 0

Sabah Gazetesi'nin internet sayfalarından bir haber. 'En pahalı yata eşinin adını verdi.'

Haberde yazdığına göre; eşin adı, Aleksandra. Eşinin adını verenin adı Andrei. Haberin devamında diyor ki; 'Andrei Melnichenko, aldığı dünyanın en pahalı yatına eşinin adının ilk harfi olan A'yı verdi.

!!!

Bu kadar gereksiz bir haber olur mu? diyeceğim ama haksızlık olacak, yapmayanı yok çünkü. Hadi böyle gereksiz bir haber yaptın bari Andrei'nin A'sı ile Aleksandra'nın A'sı arasındaki farkı yaz da biz de nasiplenelim bu engin kültür birikiminden.

Zira, adam Rus kadın Sırp, iki millette Kiril alfabesi kullanıyor. Acaba Kiril alfabesinde iki farklı 'A' mı var? diye saçma bir şeyler düşünüp hafifletici sebep yaratmaya çalıştım. Yine de olmadı.

Üstelik daha da vahimi, hem Kiril alfabesinde hem de Latin alfabesinde 'A' aynı şekilde yazılıyor.

İnternet çıktı, gazeteler internete düştü, sayfa doldurmak için saçma sapan herşeyi yazmaya başladılar. Yahu insan, bari biraz destekli sallar.

Kadını ve adamı araştırsam belki de öyle birilerinin yaşamadığı falan da çıkacak ortaya.

Uzun İnce Bir Yoldaydık

Gün Batarken


2006 Ağustos'u;
Eskihisar - Yalova feribotundayız,
Gökova'ya doğru...

Çeri Başı


Bir terasım olsa, çeri domatesler, biber, salatalık yetiştirsem. Saksıda çiçekler bir de. Hamak kursam, kamelyası da olsa; altında bir masa, sandalyeler herkese yetecek kadar.

Sonra dostlar gelse...

Hep gelsinler.

Aydın Kişisi


Bu sözü gerçekten Einstein söyledi mi bilmiyorum.

Sinop Cezaevi duvarlarında yazan onlarca sözden bir tanesiydi. Hepsini çekmedim. Benzer sözler farklı bir kaç duvara yazılmıştı.

Sevgili 'Aydın' arkadaşımız da bu sözün hemen altına ismini kazımış. Ama bu aydın kişisi içerde kalmak zorunda olanlardan birimidir, yoksa cezaevi boşaltıldıktan sonra bizim gibi, müze ziyaretçisi kılığında girip 'bunu yazan tosun' yaratıcılığının müsebbibi tosun kardeşimizle aynı cibiliyettenmidir bilemiyorum.

Söz, umuyorum ki önemli ve derin izler bırakıp, buradan geçmiş -gerçekten hata yapmışlarsa- insanlar için çıktıktan sonra da düstur olmuştur.

Ayrıca duvardaki rutubet izleri de sanırım bu cezaevinde yaşamak zorunda kalanlar için ne kadar çetin bir hayatın söz konusu olduğunu az çok gösteriyordur.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Taksim - Tünel Hattı

16 Temmuz 2008 Çarşamba 0

Fotoğrafı çektiğim tarihi tam olarak anımsamıyorum ama 2008 Mart gibi olsa gerek.

İstiklal Caddesi'nin tek sevdiğim yanıdır tramvaylar. İşin ilginci hiç binmedim. Daha ziyade geçerlerken izlemeyi sevdim. Vatman amcayı, kapılarından asılan çocukları ve biri Meydan'dan biri Tünel'den hareket eden iki tramvayın karşılaştığında Galatasaray civarında makas değiştirmelerini izlemeyi sevdim.

Gerisi yalan dolan.

Marjinal dokulu bir yığın insanın aşağı yukarı volta attığı, eski İstanbul'dan kalan bir hatıra İstiklal.

İstanbul için hep küçük Türkiye derim, İstiklal ise küçük İstanbul'dur.
Yani; İstiklal de küçük Türkiye doğal olarak.

Ülkede ne kadar farklı kültür ne kadar farklı statüde insan varsa hepsinden bulmak mümkün çünkü burada.

13 Temmuz 2008 Pazar

Başlarını Örtenler - Beyinlerini Örtenler

13 Temmuz 2008 Pazar 0

Yıllar oldu. Bazen çok kızıştı, gerildi ortalık. Bazen daha durgun geçti günler. Türban konusu güzel yurdumun tam göbeğine kocaman bir hazımsızlık sorunu olarak oturdu.

Kimi türban takılmasını hazmedemiyor çünkü siyasi bir anlam yükletildiğini düşünüyor. Kimisi türban takamamayı hazmedemiyor çünkü saf temiz bir niyetle sadece inandığı gibi yaşamanın getirisi olarak takmak istiyor.

Sapla saman o kadar karıştı ki birbirine, o kadar girift, o kadar keşmekeş bir hal aldı ki herşey; kimin, neyi ne niyetle yaptığının ayrımı kolay kolay yapılamaz oldu. Kurunun yanında yaş da yanıyor, haketmediği halde.

Baş örtüsünü beyinlerine takıp başına takmış gibi gösterenlerin, örtünmeyi de gerektiren inançlarının diğer gereklerini, layıkıyla yerine getirmemeleri yüzünden; inançları gereği samimiyetle başlarını örtenler de, başlarını örtmedikleri halde, samimiyetle başlarını örtenlerle aynı inançları paylaşanlar da mağdur oluyorlar.

Oysa en iyi tebliğ yaşamaktır. Samimiyetle, içten ve inanarak yaşamak. Müslümanlık hiç bir kimsenin, hiç bir zümrenin yada kurumun tekelinde değildir.

İspanyola


Fenerbahçe resmi sitesinin açılış sayfasında 4 farklı dilde siteye giriş seçeneği var. Türkçe zaten olması gereken. Küresel düşününce İngilizce'nin de olmazsa olmazlardan biri olduğunu herkes kabul eder. Ardından yine küresel düşünerek Almanca ve Fransızcanın gelmesi de mümkün.

Gerçi Fransızca seçenekler arasında yok. Brezilya bayrağı ve Portekizce mevcut. Portekizceyi temsil edecek bayrak Portekiz bayrağı olmalıydı ama Brezilyalıların olduğu bir kulüpte Portekizcenin de bu sebeple seçildiğini anlıyoruz.

Şimdi sırada İspanya bayrağı ve İspanyolca var diye düşünüyorum. Çünkü şimdi moda İspanyollar ve İspanyolca konuşanlar.

Aragones, Güiza, Aragones'in yardımcıları -biri hariç-, Maldonado, Lugano ve gelirse Xabi Alonso


Bu arada dünyada en çok konuşulan 3 dilden birinin İspanyolca olduğunu ve 21 ülkede resmi dil olarak kabul edildiğini de bir genel kültür bilgisi olarak verelim.

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Bıçak Kesmiyor

12 Temmuz 2008 Cumartesi 2

Bu akşam arkadaşlarla biraraya geldik. Merter'de Kütük Ev diye geçen bir mekan. Eşimin doğum günü için arkadaşların hazırladığı tatlı bir sürprizi gerçekleştirmek hem de bu bahane ile birlikte zaman geçirmek amacıyla Kütük Ev'deydik.

Mekan Merter'deki Böbrek Vakfı yakınlarında. 2 katlı, ahşap -adı üstünde- bahçesi, balkonu falan olan görüntü olarak hoş bir yer. Mezarlığın dibinde olması dışında fiziksel bir olumsuzluk bana göre yok. Daha evvel kahvaltıya da gitmiştik. Kahvaltıdan ve ürünlerden herhangi bir şikayetimiz yok. Lezzet ve ürün kalitesi konusunda geçer not vermek yanlış olmaz.

Ancak adı üstünde dedik ya demin; kütüklük sadece yapının evsafında yok aynı zamanda hizmet eden servis sorumlusu arkadaşlarda da mevcut. Ya bize hizmet edenler hep bu şekilde denk düştü ya da hepsi aynı. Bahşiş koparmak için oldukça ısrarlı ve ilginç buluşları vardı.

Malum doğum günü olunca işin içinde pasta da oluyor. Sağolsunlar garson arkadaşlar pastayı hazırlayıp getirdiler.

Tabii pastayı kesmek için bir de bıçağa ihtiyaç var. Bıçağı getiren zat-ı muhterem, bıçağı vermeden evvel 'bıçak kesmiyor' esprisini patlattı. Ulan sanki düğün pastası getirdin! diyemedik hiçbirimiz, evsafımıza uymadı. Bileyledik bıçağı nitekim.

Hesabı kapatırken ikinci bomba sessiz sessiz kasa ile benim aramda bekledi bekledi bekledi. Hala bekliyor mu bilmiyorum.

Bahşiş, aldığı hizmetten memnun olan bir müşterinin memnuniyetini göstermek niyetiyle hizmet veren kişiyi taçlandırmak için yaptığı jesttir. Bahşiş istenmez bahşiş hakedilir.

İçimde kaldı, buraya yazdım ben de. Belki biri okur da!

Velhasılı mekan güzel ama içi dışı kütük dolu.

11 Temmuz 2008 Cuma

Kaynınız Var mı?

11 Temmuz 2008 Cuma 0

Geçtiğimiz günlerde bir gazetede görmüştüm. Gülben Ergen küs olduğu Mehmet Ali Erbil ile barışmak için kucağına oturmuş. Cem Yılmaz her ne kadar inkar etse de sanat dünyasının bir çoğunda sehpayı ters çevirme fantezisi olmasa bile genel de böyle bir genişlik söz konusu.

'Kaynım bana atladı.' durumları sanat dünyasında yaşanmadığından değil, kaynın atlamasının sanat dünyası için ilgi çekici bir haber değeri taşımamasından dolayı gündeme taşınmadığını düşünüyorum. Çünkü kaynı kaymayanı bir şekilde kimin eli kimin cebinde -büyük çoğunluğu- yaşandığından bu mezheb-i genişlik içinde herşey doğal sürecinde seyrediyor.

Alan ve verenin rıza gösterdiği bir ortamda kim çıkıp sabah programına bunu ifşa eder ki.
Ha. bu arada, çamur at izi kalsın durumundan sıyırıp konuyu; iğneyi de batırmak lazım kendi kendimize.
Sanat dünyasının sayılı isimlerinden biri olmamak; bunları yaşamıyor ve çok mazbut bir hayat sürüyor olmak anlamına da gelmiyor. Razı olanın sesi zaten çıkmıyor olmayan da sabah programına çıkıyor.

ekolaynet üşenmemiş anket hazırlamış; 'barışmak için kucağa otururmusunuz.' diye. Cevaplarda hayli ilginç olmuş hatta son şıkta Gülben Ergen'e de giydirmişler. 'Otururum bir de şarkı söylerim.' diye. İyilikten maraz doğar işte; masum bir küs kalmama hamlesini ne hale getirdiler!

Birileri de üşenmemiş bu ankete yorumlar yapmış, özellikle bayanlar vay efendim Gülben Ergen'e ayıp oluyor kabilinden. Hemcins dayanışması bir nevi.

Ben de üşenmedim kalktım bu yazıyı yazdım; üşenmesem bir de ben anket hazırlayacağım,
'Barışmak için kucağınıza oturulmasına izin verirmisiniz?' diye.

09 Temmuz 2008 Çarşamba

Dersimiz: Zooloji

09 Temmuz 2008 Çarşamba 0

Tempo dergisinin 3 Temmuz 2008 baskı tarihli ve 27-1074 numaralı sayısından bir haber. 16. ve 17. sayfalarda 'Fotoğraflarla Bu Hafta' başlıklı bölümde yukarıdaki resimle birlikte (fotoğraf AP ajansından alınmış) 'İyi ki doğdun gergedan!' başlıklı bir haber yayınlanmış. İlgili metindeki yanlışlar üzerinde durmayacağım. Ancak arkadaşlarla beraber kafamız resme takıldı. Resimdeki bir gergedan mı gerçekten. Sanki bize hipopotam (su aygırı) gibi geldi ama. Koskoca AP ajans gergedan resmini tanıyordur herhalde.

Haberde herhangi bir imza yok. Bu resmi AP ajansdan alan sevgili haberci arkadaşımız hipopotam ve gergedan arasındaki farkı bilmiyordu muhtemelen ama AP ajansın bu resmi gergedan resmi diye geçmesi akıllara ziyan bir durum.

Bu gergedansa aşağıdaki resimde yer alan ne diye sormak ihtiyacı hissediyorum.

06 Temmuz 2008 Pazar

Aradığım Aşkı Buldum Sonunda

06 Temmuz 2008 Pazar 0

Luis Aragones'in transferi bitti. Türkiye'ye geldi, imzayı attı ve genel başlangıç seramonileri tamamlandıktan sonra başkanla birlikte gazetecilere ilk demeçlerini verdiler.

Herkes mavi boncuk dağıtıyor şu anda. Alan da memnun gelen de memnun. Hatta başkan bir kaç adım ötede bile diyebiliriz.

1998 den beri yaptığı başkanlık süresinde 10 a yakın farklı hoca ile çalıştı. Ve en sonunda söylediğine göre tam istediği gibi kafasına uyan bir hoca ile de çalışma fırsatını yakaladı.

Bundan sonrasını zamana bırakıp hep beraber izleyeceğiz.

Taraflar birbirlerini bir tanısınlar bakalım, kim kimin dümen suyuna uyacak yada bir bardak su da fırtınalar mı kopacak?

Okumak Cehaleti Alır...


Belki daha evvel defalarca birileri tarafından telaffuz edilmiştir ama Cem Yılmaz'ın çerez reklamından sonra herkesin diline persenk (pelesenk diye kullananlar var; doğrusu persenktir. Persenk de nakarat demektir.) oldu; 'eğitim şart'.

DÜZELTME: Biraz ukalalık gibi olmuş; pelesenk=persenk durumları var. O nedenle buradan bakıp doğrusunu görebilirsiniz.

Tabii eğitimi okumakla eş tutmamak gerek malum atalarımız bu konuda da durum tespitini 'Okumak cehaleti alır, eşşeklik baki kalır.' sözüyle tam yerinde yapmışladır.
İşte o bahsedilen eşşekliğin baki kalmaması için eğitim şarttır.

Okumak yani öğretim, okullarda olabilen bir şeydir. Tam teşekküllü olarak bunu sağlayacak yerler her zaman okullar olmuştur. Ama eğitim için yerin, zamanın, mekanın önemi yoktur. Eğitim ailede başlar, hatta 'ağaç yaş iken eğilir' düsturundan yola çıkarak okul zamanı gelmeden daha insanoğlu bir çok şeyi ailesinden öğrenerek atar hayata dair ilk adımlarını. Sonra okulun da takviyesiyle müfredatın elverdiği ölçüde hem okuyarak hem yaşayarak eğilip bükülmeye yani eğitilmeye devam eder.

Oturmayı, kalkmayı, toplu taşıma araçlarında nasıl davranılması gerektiğini, insana saygıyı, sevgiyi zaman içerisinde öğrenmeye, anlamaya en önemlisi sindirip özümsemeye ve benliğine katmaya devam eder. Öğretim belki bir gün bir yerde sonlandırılabilir ama eğitimin son bulması diye bir şey yoktur. Ancak ölümle son bulur eğitim çünkü insanın her yaşta öğreneceği bir şey mutlaka vardır.

Eğitim öğretim hakkında bu kadar nutuktan sonra asli konuya girizgah olacak bu denli cümleyi sıralamak gereklimiydi diye bir an düşünmedim değil.

Sözü düne bağlayacağım, dün otogara gidip bilet almak ve dışarıdaki bilumum işlerimizi halletmek için yollara düştük. Malum İstanbul'da bir yerden bir yere gitmenin en hesaplı yolu toplu taşıma araçları; minibüsler, otobüsler ve metro.

Tabii haftasonu olmasının yanı sıra zaten çok kalabalık bir şehir olan İstanbul'un ortadireğinin ve alt gelir grubunun mecburi seçimleri bu toplu taşıma araçları olduğundan çoğunlukla tıka basa dolu oluyorlar.

Bu durumda iniş ve binişlerde zaman zaman sıkıntılara sebep oluyor. Çünkü yurdum insanının büyük bir kısmı hala dolu olan bir şeyin zaten dolu olduğunun ve boşaltılmadan doldurulamayacağının farkında değiller. Bunun eğitimi varmıdır bilmiyorum ama aynı sıkıntıyı zaman zaman şirketteki asansörde de yaşıyorum. Asansörün durduğu katta daha içi boşalmadan dışarıdakiler hücuuum diyerek içeriye girmeye çalışıyorlar.

İşte bunu metroda da yaşadık, metro geliyor durağa daha içeridekiler inmeden dışarıdakiler balık istifi pozisyonunda içeriye girmek için saldırıya geçiyorlar.

Anlamıyorum ki tabakhaneye bok mu yetiştiriyorlar.

İki İbrahim Arası Bir Terlik


Resme takılmayın Koray Avcı konu mankeni, bu fotoğrafın denge unsuru sadece. Google'dan buldum resmi belki daha başka resimlerde vardır. Çok uzun zaman ayırıp resim aramakla uğraşmayacağım.

Beşiktaş'ın iki İbrahim'i kanlı bıçaklı olunca! paket yapıp ikisini de kamptan gönderdiler, kadro dışı kararı geldi, ardından satılıktır açıklamaları.

Dün de Sinan Engin'in açıklamalarını dinledim CNN Türk'te, 'işime karışmayın' minvalinde 'doğru olan buydu, yaptık' özetli bir demeç verdi. İşime karışmayın kısmında sanırım gazetecilere gönderme yapıldı. Sinan Engin, demeç sırasında yapılanın kabul edilir bir şey olmadığını yarın Delgado ile Bobo'da aynı şeyi yaparlarsa ne olacağını söylüyor ve soruyordu.

Yani uygulama emsal teşkil etmesi ve benzerlerinin yaşanması durumunda yapılacakları özetliyordu.

Niyeyse bilmiyorum ben de merak ettim; gerçekten Delgado ve Bobo arasında yada dünyanın parası sayılarak alınmış iki yabancı futbolcu arasında benzer bir durum yaşanırsa aynı kararlılık ve basiret gösterilebilecek mi?

Bu arada mal bulmuş mağribi gibi durumdan vazife çıkaracak kulüplerimizin Toraman ve Üzülmez'in transferleri için düğmeye basmaları da kaçınılmaz gibi görünüyor.

Bir 'Semih' Yazısı


Geçtiğimiz günlerde Fanatik'te gördüm. İstatistikin kim tarafından yapıldığı hakkında bir bilgi yok. Belki kendi kendimizi şımartmak için yapılmış bir istatistik de olabilir.
Ama her neyse Semih'in gelip en başa kurulmuş olması buraya bu postu girmeyi gerektirecek kadar önemliydi.

Semih adının Fenerbahçe ile medyada ilk anılmaya başlamasıyla beraber bir gönül bağı oluştu aramda. Tek taraflı bir bağ. Her yıl biraz daha kuvvetlendi.

Semih goller atıp yedek kaldıkça, yedek kalıp goller attıkça ve sabredip sabredip 6-7 yıldır ısrarla gol atmaya devam ettikçe ve efendiliğini çizgisini korudukça bir de üstüne gol krallığı ve de milli takımla Euro 2008'de elde ettiği başarı eklenince bağ öyle kuvvetlendi ki; 'madem blog yapıyorsun 3-5 postta bir Semih ile ilgili bir şeyler yaz' dedirdi.

Semih Niye Desteklenir?

1. Fenerbahçe paf takımından (altyapı) gelmiş olması
2. Altyapıdan gelip takımda kalıcı olan nadir futbolculardan (tek futbolcu) olması
3. Yıllardır çizgisini hep koruması
4. Yıllardır dünyanın usta santraforları transfer edilmesine rağmen vazgeçilememesi
5. Akranları futbolun parsasını toplayıp fındık fındık üstüne kırarlarken 'sorumlu' bir hayatı seçmesi
6. Hala ısrarla gol atmaya devam edip 'ister yedekten girip ister 90 dakika oynayarak' hakkında tartışanların ağzına laflarını tıkması
7. İnsan onuruna yakışmayan mezalime maruz kalmasına rağmen efendiliğini koruması
8. Yani mazlum durumda olması

Kendisinden Aragones döneminde daha büyük başarılar, 2010 elemelerinde ve inşallah katılacağımız 2010 Dünya Kupasında bol bol goller bekliyorum.

05 Temmuz 2008 Cumartesi

Ruhumuz Karaborsa

05 Temmuz 2008 Cumartesi 0

Euro 2008 bitti. Üzerinden 1 hafta geçti. Kolay silinmeyecek izler bıraktık. Hem Avrupa'ya hem de kendi kendimize bıraktığımız derin izlerdi bunlar. Hatırlanacak olanlar hatırlamak isteyeceklerimiz ziyadesiyle var.

Beraberinde hiç olmasaydı dediklerimiz de; hatalı goller, gereksiz kartlar, anlamsız gerginlikler... Hepsi bir şekilde futbol dünyasının içinde olan, futbolun rekabeti, kazanma ve başarma hırsının körüklediği, çoğu, istem dışı davranışlardı.

En acı olana vatandaşlarımız sebep oldu. Buradan gidenler mi yoksa yurtdışında yaşayanlar mı idi bilmiyorum.

Milli maçlar için 3 e aldıkları biletleri 5 e, rakip ülke takımının taraftarına satmak nasıl bir ticari zekanın! ürünüdür, nasıl bir halet-i ruhiyedir kestiremiyorum.

Taraftara, desteğe, coşkuya, tezahürata ihtiyacı olan milli takımımızın maneviyatını haraç mezat satılığa çıkarmayı hangi akl-ı selim açıklayabilir.

Bir şarkı vardı; satılık ruhlardan, haraç mezat aşklardan bahsederdi yada yaklaşık olarak öyle bir şeydi.

Aklıma düştü, ama bir türlü tam olarak sözlerini çıkartamıyorum.

01 Temmuz 2008 Salı

Pamukkale Çağrı Merkezi

01 Temmuz 2008 Salı 2

Sinop kesmedi bizi, bir de Fethiye yapalım dedik. Kısmetse 27 Temmuz akşamı Fethiye'ye doğru yola çıkacağız. Tabii bunun için evvela bilet almak lazım. Uçak korkum yüzünden otobüsü tercih ediyoruz, hanımda mecburen tercih etmek zorunda kalıyor. Son, Trabzon aktarmalı, Gümüşhane seyahati sırasında, uçakta gelirken ve de giderken yaşadığım türbülans mevzuu beni bir hayli ürküttü. Bir de o kulaklarımın patlayacak derecede gördüğü basınç etkisi paşa paşa 15 saat otobüs yolculuğu çekmeye razı etti.

Velhasılı yıllık iznimizin ikinci taksitini Fethiye'de ödeyeceğiz. Bugün Fethiye'ye seferi olan firmaları araştırdım. Kamil Koç, Pamukkale, Metro Turizm ve Ulusoy gidiyor. Ulusoy bilet fiyatı tek kişi gidiş 89 ytl. Uçakla gitsen daha iyi. Diğerlerini de araştırıp rakamın 70 den aşağıya düşmeyeceğine kanaat getirdikten sonra tam bir tespit ve bilet alımı için işlemi cumartesi günü bizzat otogarda gerçekleşirmeye karar verdim.

Her neyse konu bu değildi, hani giden olursa diye bilgi geçmiş olduk. Pamukkale'nin 0212 658 22 22 numaralı telefonunu arayıp bilet fiyatlarını öğrenmeye çalışırken karşıma Çağrı Merkezi bozması bir santral çıktı. Standart çağrı merkezi metinleri uygulanarak bir açılış ve yönlendirmeler falan var. Kopma noktası; "şu anda müşteri hizmetleri yetkili'miz' diğer müşterilerimize hizmet veriyor." cümlesiydi. Sen tut çağrı merkezi havası ver, müşteri hizmetlerimize hoşgeldiniz de; ama aynı anda 3-5 kişi aradı mı bittin. 3 defa muhterem müşteri hizmetleri yetkilisini beklerken telefon kesildi. Tam sinir katsayım katlanıyorken 4. kez denedim ve tuttu.

Hani diyorum, madem müşteri hizmetleri yapmışsın konjonktürü yakalamışsın bir de müşteriyi karşılayacak iki üç tane personel serpiştirseydin telefonun ucuna da bizde yeseydik ciddi ciddi.