28 Ağustos 2008 Perşembe

Çivi Hep Yamuk Çıkar

28 Ağustos 2008 Perşembe 0

Son günlerde gazete ve tv lerde bir haber yazılıyor ve okunuyor; Stadda sünnet düğünü.

Helikopterle düğüne gelen şanslı çocuk. (Haberi gören yaşıtı çocuklar için böyle addedilmiştir eminim ki) Sahnede paraları (10 YTL de olsa iyi para) şarkıcının kafasından aşağıya döken kalantor baba. İslami usüllere göre giyinmiş bir anne. Ve insanlıkla uzaktan yakından bağdaşmadığını düşündüğüm vur patlasın çal oynasının 3 gün 3 gecelik alt kültür adeti.

Her sınıfın kendine göre buna benzer adetleri var. İnsanların sahip olduğu kültür, sosyal çevre, eğitim durumu gibi dinamikler bok miktarında olan paranın harcama biçimini ve yerini değiştiriyor sadece. Onun dışında genel şekil bu minval üzere.

Para saçarsınız, tabak kırarsınız, kasa kasa şampanya ısmarlarsınız, dom perignon alıp bir şişeye 2.000 ytl vermeyi göze alırsınız ama...

Aması yok işte.

Dünyanın çivisi çıkmış derler ya hep! Çıkan çiviler daima yamuktur.

Bilanço


Pekin (Beijing) 2008 Olimpiyatları 24.08.2008 de muhteşem bir törenle sona erdi ve bayrak Londra'ya teslim edildi.

16 günde 68 sporcuyla ter akıttığımız sportif organizasyonun bize ait bilançosu;

1 Altın

4 Gümüş

3 Bronz

1 Havlu

Terinizi silersiniz.


Diğer olimpiyat detayları için bkz. 1 - bkz. 2

25 Ağustos 2008 Pazartesi

İçtima

25 Ağustos 2008 Pazartesi 0

Donanım

Makina: Nikon d40x
Objektif: Nikon Nikkor AF-S DX 18-55mm f/3.5-5.6G ED

by Ahmet

17 Ağustos 2008 Pazar

Misk-i Amber

17 Ağustos 2008 Pazar 0

Resimde görünenler misk diye tabir edilen kokunun yada yağın muhafaza edildiği özel şişelermiş. Misk'in elde edildiği bir kaç hayvandan bahsediliyor; Misk ceylanı, misk kedisi, misk öküzü vs...
Ama en bilineni sanırım misk ceylanı.

Aşağıdaki yazıda miskin, ceylandan nasıl elde edildiğine dair ansiklopedik bir bilgi var, onu paylaşmak istiyorum. Bu da topluma bir amme hizmeti olarak tarih kayıtları arasına geçmiş olsun.

'Misk, eskiden Türkistan'ın Hata bölgesinde yaşayan misk ahularının göbeğindeki bir tür urdan elde edilirmiş. O bölgede yetişen bazı kekik türü otlar hayvanın göbeğinde bir ur meydana getirir. Söz konusu ur, yumru biçiminde olup içine kan oturarak ceylanın göbeğinin altında büyümeye ve gitgide sarkmaya başlar. Rahatsızlığı gittikçe artan hayvan, sağa sola sürtünerek bu urdan kurtulmak ister. Misk avcıları hayvanın sürtünmesi için onun göbek hizasına gelecek yükseklikte belli bölgelere kazıklar çakarak uru düşürmesini sağlar ve sonra da onları toplayarak misk tacirlerine satarlar. Ceylan ise urdan kurtulduğu için rahatlamıştır. Dışı kıllarla kaplı olup ceviz büyüklüğündeki urun içinde biriken kan pıhtısı zamanla kuruyup misk hammaddesine dönüşür. Eski misk imalatçılarının bir topak urdan bazen bir kazan misk parfümü elde etmeleri mümkün olurmuş. İpek Yolu ile dünyanın pek çok yerine ihraç edilen misk topakları, götürüldükleri ülkelerde farklı işlemlerden geçirilerek çok uzun müddet eski dünyanın kozmetik sanayiine yön vermiştir. Misk ahularının yaşadığı Hata (Hıta) bölgesi bugünkü Çin'in kuzeyinde olup güzel insanlarıyla da (Çiğil güzelleri) ünlüdür. Şiirde misk kelimesiyle birlikte Çin ve Hata kelimelerinin sık sık anılması işte bu yüzdendir. Çin (Çın) kelimesinin kıvrım, büklüm anlamı da bu arada şairlere ilham kaynağı olur. Öte yandan misk, siyah renkli olup saç boyasına çok yatkındır. Kokusu ise saçlar için pek uygun olup eskiden gelin saçları misk usaresiyle taranır, meşşatalar (kuaförlerin ataları) hamamların soğukluklarında kadınların ıslak saçlarını miske bandırılmış taraklar ile tarayıp yaparlardı.'

Ansiklopedik bilgidir; İskender Pala'nın Zaman'daki köşe yazısından alınmıştır.

Kahya Yahya


Kahya, bir çiftlikte, köşkte, yalıda hizmetlileri ve hizmet verilen yer yada mekandaki tüm genel hizmet süreçlerini yöneten kişi olarak tanımlansa yanlış olmaz sanırım. İngilizcede steward yaklaşık olarak bunu karşılar.

Güzel yurdumda kahya denince aklan gelen ilk şey, yukarıda saydıklarımdan çiftlik olabilir en çok. Ne zamandan beridir ortaya çıktı bilmiyorum ama artık otopark kahyaları da türedi. Haksızlık etmemek lazım tabii onlarınki de bir nevi hizmet sevk ve idaresi. ' gel abi, gel gel gel, sağ yap, topla gel tamaaaam.'

Bir de keyif kahyaları vardır. Keyfini idare edemeyenlerin keyiflerini sevk ve idare ederler. Gerçi bunların kazancı pek yoktur. Zaman zaman laf sokulur daha ziyade; 'hade leeen, keyfimin kahyasımısın' gibi!

Bizim konumuz şirket kahyaları üzerine. Bir şirketin hizmetli kadrosunu ve şirketin ihtiyaç duyduğu tüm hizmet işlerini sevk ve idare ederler. Tabii bunlara eski ve kaba şekliyle kahya diye bir ünvan verilmez -kaba demeyelim tam karşılamıyor ayrıca kaba değil ama kurumsal bir yaklaşım gösterince kahya kulağa çok da hoş gelmiyor- İdare Amiri, İdari İşler Müdürü, Sorumlusu vs. gibi tanımlamalar mevcuttur. Bir çiftlikte kahya ne yapıyorsa bir şirkette de idari işler sorumlusu üç aşağı beş yukarı benzer şeyler yapar. Biri daha basit metodlarla çalışırken diğeri teknolojinin verdiği imkanları da kullanır.

Şirket yönetimi için aslolan, personeli sağlıklı, sıhhatli, tertipli bir ortamda çalıştırmak ve kendi uzmanlık alanına odaklanan personelden maksimum faydayı sağlamaktır. Basit, aslında herkesin yapabileceği bu işlerle uğraşmayan personel, mesaisini yoğun bir şekilde uzmanlık alanına yöneltecek üretim verimliliği artacaktır. Aynı zamanda bu basit, herkesin yapabileceği işleri yapan kişi sayesinde şirket gerekli tasarrufu sağlayacak, tedarikçilerden alacağı hizmetlerde kazık yemeden ihtiyaçlarını giderecektir. Yani ne şiş yanacak ne kebaptır. Bakıldığında bu anlamda önemli bir noktada bulunan idari işler kişisi kendi içinde bir paradoks da yaşayabilir çünkü sokaktan getirilen ortalama kültür ve zekaya sahip x biri tarafından yaptığı herşeyin rahatlıkla yapılabileceğini bilir. İşin kötüsü bunu şirket de bilir.

İdari İşler, hizmet işidir, hem personeli hem patronu memnun etme işidir, idare etme işidir, aşağısı sakal-yukarısı bıyık işidir, bıçak sırtıdır, hem önemlidir hem değildir, paradokstur.*

İdari İşler, patlakları tamir ettirme işidir; lastik patladı, ampul patladı, boru patladı, idari işler patladı!!!

Kariyer planındaki yeri belli değildir, seneler boyu idare eder gidersiniz işte!

*Paradoks: Yanıltmaç, çatışkı

Geldiyse Sıkma Kendini


İzlanda kökenli, ortopedik aparatlar ve protezler üreten bir firma imiş. Ekşi Sözlük'ten aldım bilgiyi.

Bir de akademileri varmış Ossur Academy!!!

http://www.ossur.com/ linkini tıklayıp şirket hakkında detaylı bilgiye kavuşabilirsiniz.

Yorumsuz


...

Deşifre


Toplumun her katmanı için genel geçer bir söz vardı, derlerdi ki; 'bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.'

Önceki postta dostluktan bahsedince aklıma, rahmetli Aşık Veysel zamanında Facebook olsaydı acaba usta nasıl yorumlardı bu arkadaşlık sitesini diye bir düşünce geldi. Gerçekte yaşadığı dostluklara atfettiği eleştirileri kara toprak üzerinde dillendiren usta ozan, bu sanal yapaylıkla ilgili sanırım ciddi tespitlerde bulunurdu.

Arkadaş yada dostun kendinin aynası olduğunu düşünen toplumdan yapay ilişkilere pupa yelken giden bir toplumda Facebook ve benzeri ağ arkadaşlığı siteleri tavan yapmış durumda.

Oturup beraber bir bardak çay içmeyen, aynı sofrada yemek yemeyen, bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı hakkında bir tek kelam bilmeyen ilişkiler yumağı içerisinde 'ağ'larımıza takılan onlarca, yüzlerce belki binlerce insanla sanal yapaylıklar içinde kulaç atıyoruz.

Artık 'bana arkadaşını söyle, ...' devri kapandı. Onun için size networkümü (ağ) söyleyeyim mi?

Dost Dost Diye...


'Dost dost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim kara topraktır.' diyen Aşık Veysel'in dizelerinde toprağa övgü vardır bolca.

Aşık Veysel bu dizeleri yazarken dost sandıklarında aradığını bulamamasından mı şikayetçidir yoksa asli amaç sadece toprağa hakkını vermekmidir bilmiyorum, ama şu bir gerçek ki; topraktan gelip, toprakla yaşayıp, toprağa gideceğimiz aşikar.

Yine de toprağı birlikte süreceğimiz omuzlara ihtiyacımız var.

Allah gerçek dostları eksik etmesin hayatımızdan.

Oktay Derelioğlu


Beşiktaşlı Oktay 32 yaşında futbola veda etti.

Karagümrük'te başlayan futbol hayatında Fenerbahçe ve Trabzonspor'dan da geçti ama kendisini Türk futboluna hediye eden yıllar Beşiktaş'ta oynadığı yıllardı.

En beğendiğim forvet oyuncularından biriydi. Fenerbahçe'ye gelmesine de çok sevindiğim futbolculardandı. Çok başarılı olacağını düşünüyordum.

Yandan yapılan, kaleye paralel her ortaya yetişebilmek uğruna hayalarını direkle öpüştürmek pahasına kayarak müdahale eden bir futbolcuydu bana göre. Son Partizan maçında Burak'ın sert yerden ortasına dokunamayan Güiza'yı görünce aklıma Oktay gelmişti.

Oktay, çok çalışıp başarılı olmayı seçmedi. Belki özel hayatı müsaade etmedi çok çalışmaya, belki farklı sebepler vardı ama Türk futbolu çok önemli bir yıldızını jübile için genç sayılabilecek bir yaşta kaybetti.

Hayırlısı böyleymiş ne diyelim.

Üretme Kabızı

1920 de ilk defa kullanılan bu sembol 5 kıtayı temsil etmektedir.

Mavi: Avrupa
Sarı: Asya
Kırmızı: Amerika
Siyah: Afrika
Yeşil: Avustralya

Olimpiyatlar 4 yılda bir düzenlenir; bir yaz bir de kış olimpiyatları vardır. Yaz olimpiyatları Avrupa Futbol Şampiyonası ile senkronize gider (2000, 2004, 2008 ...), kış olimpiyatları Dünya Kupası ile senkronize gider (2002, 2006, 2010 ...)
Yaz olimpiyatları ilk 1896 da Atina'da, kış olimpiyatları ilk 1924 de Chamonix (Fransa) da yapılmıştır.

Bu yıl Pekin (Beijing) de 29. su düzenlenen yaz olimpiyatlarına 68 sporcuyla katıldık. 24 Ağustos 2008 de sona erecek olan turnuvada şu ana kadar 3 madalya gördük (2 gümüş, 1 bronz), altın kısmet olur mu kalan sürede bilmiyorum.

Olimpiyatların sıkı takipçisi olmadım hiçbir zaman en çok hatırladığım bundan 20 yıl evvel yapılan 1988 Seul Olimpiyatları. Bulgaristan'da yetişmiş, 1986 da Bulgar zulmünden kaçıp ülkemize sığınmış vatandaşımız Naim Süleymanoğlu ile halterde rekorları talan edip altın madalya aldıydık. Sonrasında yine halterde Halil Mutlu ile gelen bir başarı vardı hatırladığım. Diğer dallarda neler yaptık bilemiyorum araştırmak gibi bir niyetimde yok. En çok madalyayı güreşte aldığımızı da belirteyim.

Bu yıl bir yığın devşirme sporcuyla katıldık olimpiyatlara, onlardan biri olan Elvan Abeylegesse ile atletizmde gümüş madalyaya uzandık. Diğerlerinden bir ses çıkacak mı bekleyip göreceğiz.

İlk kez 1908 de ve 1 sporcuyla katılmışız. Jimnastik branşında katılan sporcumuz herhangi bir derece yapamamış.

Velhasılı, derdim olimpiyat tarihçesini ve ülkemizin madalya kronolojisini çıkarmak değil, sporda başarı için ne yapmışız ne yapmamışızı kendi çapımda irdelemeye çalışıyorum. Görünen köyün kılavuz istemediği gibi aşikar bir durum çıkıyor ortaya.

Futbolda olduğu gibi olimpiyatlarda da belli senelerde belli dönemler yaşamışız. Bir gün Galatasaray'ın çıkıp UEFA'yı alması gibi Naim Süleymanoğlu çıkmış halterde dünyayı yerinden oynatmış. Ama aynı seviyede olmayan başarıları, sonraki dönemlerde tekrarlamışız; gerek Naim Süleymanoğlu ile gerek Halil Mutlu, Hamza Yerlikaya ile.

Futbolda olduğu gibi alınteriyle elde edilmiş ama dönemsel tesadüflerin yaşandığı başarılara sahibiz. Sürekliliğimiz olmamış hiçbir zaman. Bu sene olimpiyatlarda bulunduğumuz nokta da sanırım bunu yeterince ispatlıyor.

Güzel ülkemde spora ve sporcuya yapılan yatırımın getirisi bu olsa gerek. Altyapı hak getire. Devşirme sporcularla başarıyı transfer etmeye çalışıyoruz.

Elin oğlu, almış atı Üsküdar'ı geride bırakalı yıllar olmuş ama biz üretme kabızı mantalitemizi değiştirmeyi hala becerememişiz.

Biz göremeyeceğiz gibi geliyor, torunlara nasip olurmu acep!!!

Olimpiyat ile ilgili detaylı bilgiler için bkz: Ntvmsnbc - Wikipedia

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Ticaret, Ziyaret, Eziyet

16 Ağustos 2008 Cumartesi 0

İran Cumhurbaşkanı, ülkeyi ziyaret etti. Sanırım çok önceden planlanmış ve iki ülke arasında tarihler belirlenmişti. Gelmeden evvel olay oldu, geldi olay oldu, gitti acaba başka nasıl bir olay çıkacak merak ediyorum.

Bu ziyaretten evvel sokakta yüz kişiye sorsan, eminimki İran Cumhurbaşkanı'nın adını bilecek kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Şimdi bilmeyen kalmamıştır herhalde.

Ziyaret neticesinde neler konuşuldu, hangi önemli sorunlar hakkında hangi önemli çözümler geliştirildi bilmiyorum. Haber bültenlerinde yakaladığım bir konu var; o da, doğalgaz konusunda kendisine sorulan soruya muhterem cevap vermemiş.

Ahmedinejad'ın cumaya gittiğinde namazdan sonra, Sultanhamet camiindeki tekbir nidalarını kimler hangi amaçla yükselttiler göğe doğru onu da anlayamadım. Gerçi cami imamı onlara da gereken gideri vermiş okuduğum kadarıyla. Anlamadığım İran cumhurbaşkanını zihinlerinde yada gönüllerinde nereye konuşlandırdılar da bu kadar görme arzusu oluştu ve görmekle beraber nasıl bir coşkunun tezahürü oldu tekbir sesleri.

Velhasılı bir ülkenin cumhurbaşkanı geldi, 2 gün kaldı ve gitti. Giderayak da ben olsam trafiği bu hale getirmez, halka bu eziyeti reva görmezdim kabilinden -argo ifadeyle- gider verdi.

Olan işinde gücünde hayatının normal akışını idame ettirmeye çalışan yurdum insanına oldu.

Ne ziyaret tam ziyaret, ne ticaret tam ticaret bunca basiretsizlikle herşey bir eziyet oldu.

15 Ağustos 2008 Cuma

Güzel Yazılar -5

15 Ağustos 2008 Cuma 0

Arşivimdeki yazıları karıştırırken karşıma çıktı. 5 yıl evvel almışım bilgisayarımdaki yazı dosyalarım arasına.

Yazıldığı tarih benim arşivlediğim tarihle aynı mı şu an hatırlamıyorum. Ama okumak ve tekrar okutmak fena olmaz diye düşündüm.


ÇÜK olmak

HÜRRİYET'te ‘‘Bakanı çıldırtan VIP yolcusu’’ haberini okuyunca dalıp gitmişim.
Haberde; Bakan Çiçek, bir banka hortumcusunu ayrıcalıklı ‘‘VIP Salonu’’nda görünce isyan ediyor:

‘‘... Bu adamın batırdığı paranın bedelini hepimiz ödüyoruz. Oradaki insanlar (polisler, kamu görevlileri) bu adamın yakasına yapışacaklarına hizmet ediyorlar. Cumhuriyet Başsavcısı gelse oraya giremez, bu giriyor, keyfi yerinde. Ayağındaki ayakkabı fiyatına iki aylığına evrak memuru çalıştırıyorum...’’

Biliyorsunuz; VIP'in (Very Important Person) Türkçe karşılığı aşağı yukarı ‘‘Çok Ünlü Kişi’’, yani kısaltılmışı ‘‘ÇÜK’’tür.
Bunlar çok ünlü kişi (ÇÜK) oldukları için, bizlerle aynı yerden uçağa binip inmezler. Ayrı ve ikramı bol bir salonda ağırlanır, özel araçlarla uçağa götürülüp getirilirler.

Ben ta uzaktan görünce onların ‘‘ÇÜK’’ olduğunu anlarım.
Zaten arada bir oturup ‘‘Bir ÇÜK olamadık’’ diye yazılar yazmam bu yüzdendir.

Muhtemelen bakan ilk kez görüyor.
Dediklerinin tümü doğru ve haklı. Ülkemize hizmet etmekte olan, saygın, önemli nice kişiler o olanaklardan yararlanamazlar.

Kimse onları çok önemli kişi (ÇÜK) saymaz.
Ama gördüğünüz gibi bir banka hortumcusu (ÇÜK) olabiliyor.

Zaten onlar yürüyüşlerinden bellidir. Nitekim oralarda karşılaştığımızda ben sorarım:

‘‘Beyefendi siz herhalde ÇÜK'sünüz, ÇÜK'ler tarafına geçmeniz lazım...’’
‘‘Evet, ÇÜK oluyoruz...’’

Kimi zaman onlar da sormaz değil:
‘‘Ya siz?..’’
‘‘Biz ÇÜK olamadık...’’

Uçaklarda da ‘‘ÇÜK’’ler ayrı bir bölümde otururlar, orası perde ile ‘‘ÇÜK’’ olmayan yolculardan ayrılmıştır.

Ama herkes ‘‘ÇÜK’’lerin orada, perdenin arkasında ve sırayla öyle kasılmış oturduklarını bilir.

Bir sistemin, bir düzenin aynası gibidir orası. Bir kısa yolculukta, bu ülkenin gerçek yapısını orada görebilirsiniz.

Ayrıcalıklı ‘‘ÇÜK’’ler...
Ve çalışıp çabalayıp onların faturasını ödeyen, ama ayrıcalıksız, ‘‘ÇÜK’’ olmayan sıradan insanlar...

Bekir Coşkun (11.11.2003 - Hürriyet )

61 / Uzungöl


Donanım
Makina: Nikon d40x
Objektif: Nikon Nikkor AF-S DX 18-55mm f/3.5-5.6G ED

by Ahmet

14 Ağustos 2008 Perşembe

05

14 Ağustos 2008 Perşembe 0

Donanım

Makina: Nikon d40x
Objektif: Nikon Nikkor AF-S DX 18-55mm f/3.5-5.6G ED

by Ahmet

08 Ağustos 2008 Cuma

Mabatından Konuşanlar -3

08 Ağustos 2008 Cuma 0

- Fatih Altaylı, 'Güiza, yıldız değil Gökhan Ünal ayarında bir topçudur' dedi.
- Sinan Engin, 'Güiza yıldız falan değil bizim Bobomuz daha yıldız' dedi.'
- Tugay Kerimoğlu, 'MacCarthy 5 tane Güiza eder' dedi.

Şimdi eğri oturup doğru yazmak lazım. Dolayısıyla iğneyi bir batıralım kendimize. Gerçi daha evvelki postlarda bazı muhteremlerin kabalarına çuvaldızı bolca kökledik ama.

Kaynakların güvenilirliğini sorgulayacak bir mecra tanımıyorum ayrıca ilgili şahıslara da ulaşıp sorma lüksümüz yok.

O sebeple bir nevi günah çıkartırken, bu sefer çuvaldızı da, içlerinde futbol ulemalarının cirit attığı muhterem medyacılara -iyileri tenzih ediyoruz her daim- batırmak lazım geldi.

Yahu herkes mi, böyle saçma sapan örneklemelerle Güiza hakkında atıp tutuyor. Yoksa bütün bunları kendine haber çıkarmak adına mabatından uyduran medya bilmişleri mi; aslında masum olan bu isimlerle, dedikodu pompalıyor.

Her iki durumda da özetle; sen neymişsin be Güiza

Güzel Yazılar -4



Semih’te ne eksik?

Bir golcü, “yedek”ten başladığı kariyerinde zamana ve zemine bağlı olmadan gol ata ata tırmanıyorsa... Teknik adamı yeryüzünün hangi köşesinden gelirse gelsin sahadaki dakikalarını söke söke arttırıyorsa...

Ve Şampiyonlar Ligi gibi bir vitrinde dört gol rekoruyla tarihe geçiyorsa... Üstelik bunu kaleye daha yakın oynayan 30 milyon euroluk “esas oğlan”a rağmen yapıyorsa... İster şapka çıkarın ister günah! O bir futbol fenomenidir. Lakin bitmedi. Aynı zamanda aynı futbolcu hâlâ ”yedek” sayılıyorsa ve her sezon üzerine “kuma” alınıyorsa...

Bazen örtülü bazen açık “Semih’le yürümez” gibi bir önyargı asla silinemiyorsa... “Nedeni” olmalı değil mi? Olmalı ve var tabi. Semih çok iyi futbolcu olabilir, ama Semih-Fenerbahçe ilişkisindeki her satırbaşı, futbolun “şov” unsuruna terstir.

Dingin sakin bir özgeçmiş... Sabırlı, ağırbaşlı bir tutum... Tokgözlü, mütevazı tavırlar... Hak ettiğinin çok altında rakamlar, Semih’in siciline “mükemmel bir insan, mükemmel bir futbolcu” yazdırsa da futbol denilen “hırslı, megaloman, açgözlü” dünyada Semih ancak figüran olabilir. O da, işini mükemmel yaptığı için.

Eğri oturup doğru konuşalım. Hepimiz biliyoruz “gündemde kalmanın” nasıl bir şey olduğunu ve gereklerini. Şampiyonlar Ligi’nde dört gol atıyor, ama yukardan aşağı, soldan sağa “dört dörtlük” bir öykü çıkmıyor Semih’ten! Magazin yok. Siyaset yok. Aşk yok. Meşk yok. Kavga yok. Entrika yok. Hepsini geçtik “para” öyküsü bile yok.

Bir kere formasını giydiğin kulübe kasasını tamtakır etmeden geldiysen, her şeyin “para” ile ölçüp biçildiği alemde “değeri” her zaman tartışmalı bir adam olmaya mahkumsun. Başarmak için sadece yetenek ve çalışmanın gerektiğini düşünüyorsan zaten çocuksun. Akademik kariyerde olabilir ama futbolda asla. Hatta akademik kariyerde bile şüpheli şu malum “rektör” atamalarından sonra. Peki Semih gibi başardığında... Hiç olmazsa başardığında sonuna kadar kullanmıyorsan, “Gollerimin birini şehit ailelerine, birini Başkan’a, birini Başbakan’a ...” falan diye sıralamıyorsan, gol atsan ne olur atmasan ne olur. Haftaya unutulursun.

Yine doğru konuşalım... Semih’i bir “tarikat” destekliyor, ama o bildiklerinizden değil!.. Bu bir “futbol” tarikatı. Dini imanı futbol olan, sadece sahadaki mucizelere inanan, diziliş ve sistemlerle ibadet yapan, futbol oyunundan matematik gerçekler arayıp çıkaran, yetenekli futbolcuları “aziz” ilan eden, müritleri az, ama öz bir tarikat. Semih de o tarikatın azizlerinden biri. Lakin her tarikatın olduğu gibi, “karşıtları” Semih üzerinden sürdürüyor muhalefeti. Etki ve tepki meselesi.

İnanılmaz ama, bu tepkilerin bir kısmı da Fenerbahçe’den! Neden?İri bir fabrika fiyatına aldıkları her golcünün, “Semih kullanılarak” değersiz kılındığını düşünüyor Fenerbahçe yöneticileri. Aslında, derin bir “Semih paradoksu” yaşanıyor Fenerbahçe’de! Elinde büyüyen çok verimli ve çok hesaplı bir gol makinesine sahip kulüp... Lakin ucuza kullandığı için, kapris ve skandalı olmadığı için, oynamayı bilse de kendini satmayı bilmediği için, Semih’in “gerçek” değerini kanıtlayamıyor Fenerbahçe. Buradaki “gerçek” futbol şovunun gerçeği...

Bir yandan Semih’in uluslararası değer olmasını istiyor. Bir yandan Semih ne zaman yükselse, on milyonlarca euroluk adamla eziyor onu istemeden. Ne “Önce Semih’i koyar, sonra takımı yaparım” diyebiliyor ne de “Semih yedek golcümüzdür” diye ilan edebiliyor.

Birinci adamsa Güiza neden on misli pahalı?.. İkinci adamsa o dururken nasıl dört gol attı?

Yine Semih çözecek bu işi.

Ya bir “imaj maker” bulacak. Ya frene basıp ikinci adam kadar gol atacak. Ya da bu diyardan gidecek.

40 milyona geri alındığında istediği gibi oynasın.

Ercan Güven (08.08.2008 - Milliyet)

07 Ağustos 2008 Perşembe

Mabatından Konuşanlar -2

07 Ağustos 2008 Perşembe 0

Resimdeki muhterem buyurmuş; Güiza yıldız değil!

Bu yorumu yaptığı yer 'ligtv.com.tr' imiş. Bir kaç linkte ilgili yazının altında hep 'ligtv.com.tr' imzası var.

Bu kadar çok düşünen -bkz resim-bir insanın, böylesi hoş, taltif edici, sevgi saygı unsurunu gözardı etmeden söylediklerini mantık süzgecinden geçirerek konuşması takdire şayandır.

Kendisini futbolsever halkın bir ferdi olarak kutluyorum!

Mabat: bkz. TDK Sözlük

23 Semih Şentürk


Ey futbol ulemaları -ey devekuşları- çıkartın başınızı kumdan...

Gerçi siz şimdi de Fatih Altaylı gibi yaparsınız; Semih'i yok saymak adına MTK yı küçümser; 'ulan ben bile o takıma, götümle, göbeğimle gol atarım' dersiniz.

Nasıl olsa hadi çıkında atın diyecek, bir ortam olmayacak hiç bir zaman. Sallayın işkembe-i kübradan. Son damlanın düşeceği yer belli nasıl olsa.

Ahh siz yokmusunuz siz...

Keşke hiç olmasanız!

05 Ağustos 2008 Salı

Güzel Yazılar -3

05 Ağustos 2008 Salı 0

Demokrat (!) takkeler bir daha düşerken..

17 ölü.. 17 çocuk öldü.. Aradan günler geçti ve korkunç tablo ortaya çıktı.. 17 ölü var.. 1 tane sorumlu yok.. 17 ölü var.. 1 tane şikâyetçi yok.. 17 ölü var.. Ve benim Demokrat (!) leşkerlerimden tek satır yorum yok..Ortadaki dehşete bakar mısınız?.. Hepsi birbirinden beter, hepsi birbirinden korkunç üç dehşete..Aslında üçüncüye pek dehşet denemez.. Bu takkelerin düşmesi ve altındaki cerahat dolu kelin ortaya çıkmasıdır. "Demokrasi" maskesi altındaki menfaat döneklerinin teşhiridir..

Bina kaçak.. Üstelik yapımı çürük.. Hani Yalova evleri gibi bir cinayet tuzağı..Kurs kaçak.. Yurt kaçak.. Yani nerden bakarsan, ihmal, göz yumma, görmezden gelme sonucu 17 çocuk, yani bu ülkenin sözüm ona en kıymetli varlıklarından 17'si pisi pisine gidiyor..Bu çocukların anne ve babalarından bir teki, tek bir tanesi şikâyetçi olmuyor..Neden?.. Çünkü çocuklarını oraya "Din" uğruna teslim etmişler.. Çocuklarının din uğruna öldüklerini, şehit sayıldıklarını düşünüyor ve "Allah verdi, Allah aldı" kaderciliği içinde susup oturuyorlar..İşte yüzde 47 bu!.. Yüzde 47'nin sebebi bu..İşin içine din girdiği zaman, insanlar "Ölüm"de bile haklarını aramıyor, haksızlığa isyan etmiyor, çocuklarının göz göre göre öldürülmesine ses çıkarmıyorlar.Öz çocuklarının ölümüne ses çıkarmayanlar, neye itiraz ederler ki?. Laikliğe karşı faaliyetlerin merkezi olduğu bu ülkenin en büyük mahkemesi tarafından kabul ve ilan edilen partinin oy uğruna kullandığı ortam işte bu..İslam'la, Siyasal İslam'ın farkı bu.. Dindar olmakla, dinci olmak arasındaki korkunç fark, korkunç uçurum bu.. Beyinler böyle yıkandığında, "Din" adı altında afyonlanma bu ölçüye vardığında, öz çocuğunun ölümünü bile sessiz kabullenen insanların nasıl ve niçin kime oy verdiğini araştırmaya gerek var mı?..

Fransa'da bir askeri tatbikatta, erin silahında plastik yerine gerçek mermi kondu. 17 er yaralandı. Ölü falan yok.. 17 yaralı..O erin bölük komutanı değil, tabur, alay komutanı değil, tümen, kolordu, ordu komutanı değil, Kara Kuvvetleri Komutanı da değil, Fransa Genelkurmay Başkanı istifa etti..Demokrasi ve sorumluluk deyince bu..Bizde bina çürük, üstelik kaçak, kurs kaçak, yurt kaçak.. Vilayet, Kaymakamlık göz yummuş, belediye göz yummuş, itfaiye, Milli Eğitim, Diyanet göz yummuş.. 17 çocuk ölüyor bunca ihmal sonunda ve kimsenin kılı kıpırdamıyor. İçişleri Bakanı yerinde.. Milli Eğitim Bakanı yerinde.. Diyanet'ten, yani Kuran Kurslarından sorumlu Devlet Bakanı yerinde.. Vali, kaymakam, belediye başkanı yerinde.. Diyanet İşleri Başkanı, İl Müftüsü, Emniyet Müdürü, İtfaiye Müdürü yerinde..Yahu böylesi bir gaflet, dalalet, hatta hıyanet içinde 17 çocuk ölmüşse, bir, tek bir devlet görevlisi kendini sorumlu hissetmez mi?.. Tek bir devlet görevlisi, devlet tarafından sorumlu bulunup anında işten el çektirilmez mi?..Hadi onlar derin devlet.. Bunlar ne, her şey meydanda iken?. Bu ülkede sorumsuzluklar, gafletler, dalalet ve hıyanetler sonucu ölenler öldükleriyle kalacak, ölümlerden sorumlu olması gerekenler, her şey yanlarına kâr, sefalarına devam mı edecekler?.Bu ülkede vicdanen hesap vermek ya da yasal hesap sormak yok mu?.Konya'da Zümrüt Apartmanı çöktü. 92 kişi öldü.. Hani sorumlu?.Diyarbakır'da yıkım kararı alındığı halde yerinde duran ana caddedeki binanın altında beş kişi kaldı, öldü.. Hani sorumlu?.Diyarbakır'ın "İnsan Hakları" deyince mangalda kül bırakmayan Belediye Başkanı'nı eleştirdik. Adam özür dileyeceğine, bizi mahkemeye verdi. Efendim sorumluluk ilçe belediye başkanındaymış.. Yok yahu?.. Melih Gökçek, ODTÜ'yü niye yıkmaya kalkıyor o zaman?. Niye ilçe başkanına bırakmıyor?. Diyarbakır'da ayrı yasa mı var?.
Resmen cinayete yollandı "Hızlı Tren" diye insanlar.. Tek sorumlu çıktı mı?.. O bakan hala bakan.. O genel müdür hâlâ genel müdür..Mesele bu ülkemizde.. Bu ülkede sorumlu yok.. Bu ülkede kimse kendini sorumlu hissetmez..Bu ülkede kimse sorumlu aramaz..Bu ülkede sorumlu bulunmaz. Sorumsuzlar ülkesinde ölen ölür, kalan sağlar bizimdir..Bu ölümler "Bol çocuk yapın" diyen Başbakanın ülkesinde, aslında ilahi bir nüfus planlamasıdır.Biz ölmeye devam edeceğiz.. Bizi öldürenler zerre sorumluluk hissetmeyecek. Bizi öldürenlerden sorumlu olanlar, hesap sorma gereği duymayacaklar.. Bunların tümünün uşağı medya satılmışları da, hakkımızı arama gereği duymayacak, laf ola satırlar dahi kaleme almayacaklar ki, efendileri kızmasın..
Sonra da bunun adı "Demokrasi" olacak!..

Sevsinler!..

Hıncal Uluç (05.08.2008 - Sabah)

Güzel Yazılar -2


Sıradan bi gün...

Hálá şu soruluyor:

"Bina niye çöktü?"

*

Hızlı tren ilk virajda niye uçtuysa, ondan çöktü... İzmir'in çeşmelerinden niye arsenik akıyorsa, Aksaray'da ahali niye ishal olduysa, katarakt ameliyatı için yatırdıkları kadıncağızın niye rahmini aldılarsa, ondan... Konya'da Zümrüt Apartmanı'nın durup dururken çökmesini pek dert etmediysen, aynı Konya'da Kuran kursunun çökmesine niye takılıyorsun?
Kayseri'de hafız yurdu durup dururken çöktüğünde üzerinde durmuş muydun? İSKİ çukurunda niye can verdiyse o minik kız, Edirne'de, Manisa'da, Kayseri'de, İstanbul'da doğar doğmaz niye öldüyse 22 bebeğimiz, ondan öldü bu kızlarımız...
Davutpaşa'da boya atölyesi niye patladıysa, Tuzla'da niye patır patırsa, ondan çöktü... Antalya'da köpük partisi yaparken niye çarpıldılarsa, meşaleden alev püskürtme şovu yaparken niye yaktılarsa seyircileri, Alanya'da niye battıysa kaptan yerine aşçının kullandığı gezi teknesi, ondan...
Mecidiyeköy'de sondaj kazısı yaparken 60 santimlik beton metro tavanını niye deldilerse, Gaziosmanpaşa'da elektrik tellerini kopartan kepçe operatörü "hop mop" demeye kalmadan niye doğalgaz borusunu delip mahalleyi havaya uçurduysa, iki santim yağmur yağdığında evini niye su basıyorsa, ondan çöktü o bina...
Dünyanın en mülayim hayvanı koyunu keserken -hem de bağlıyken- kendi bileğini niye kesiyorsa milletimiz, ondan... Türkiye'den Polonya'ya giden yolcu uçağımız koordinatları karıştırıp sivil havalimanı yerine 15 kilometre uzaktaki askeri havalimanına iniyorsa, bina çökmesinin neresi şaşırtıcı?
Alt tarafı Yenikapı'dan Avşa'ya giden deniz otobüsü koskoca Marmara'da geçecek yer kalmamış gibi demirlemiş halde duran şilebe harss diye giriyorsa, Kadıköy-Karaköy vapuru Eminönü-Üsküdar vapuruna bindiriyorsa kafadan, Pendik'ten yola çıkan "Recep Tayyip Erdoğan" isimli teknoloji harikası feribot duramayıp Yalova iskelesine patlatıyorsa, sen hálá nesini merak ediyorsun ki çöken binanın?

*

Takdiri ilahi de, geç.

Yılmaz Özdil (02.08.2008 - Hürriyet)