Kasım 2008 içindeki 69 yayından en yeni 50 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Kasım 2008 içindeki 69 yayından en yeni 50 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

30 Kasım 2008 Pazar

Derbi Saltanatı

30 Kasım 2008 Pazar 0

Fenerbahçe: 2 (Selçuk, Güiza)
Beşiktaş: 1 (Nobre)

Maçtan önce favori Beşiktaş idi. Beraberlik verenlerde vardı. Ama Galatasaray maçında olduğu gibi yine Saraçoğlu'nda bir derbi galibiyeti yaşadık.

Beşiktaş ikinci yarıya 10 kişi ve 2-1 geride başladı ama bu bizim için farkın açılması anlamına gelmedi. Oysa bir sürü boş alan bulmuş ve az adamla yakalamıştık. Kazım, Güiza, Uğur buldukları pozisyonları daha iyi değerlendirebilseler yada değerlendirebilecek arkadaşlarına pas verseler farklı bir galibiyet almak işten bile değildi.

Az kalsın son dakikada puanların ikisini bırakıyorduk. Ofsayt yetişti imdada.

Melek (Engıl)


Gecenin 05'i ve TV8 de bu film (Temmuz'da) oynuyor. 2 Türk oyuncu var. Yönetmen ve senarist Fatih Akın. 2000 yılı, Almanya yapımı romantik-komedi.

Melek adında bir Türk kızına aşık olan Alman öğretmen (Daniel) İstanbul'a, kızın yanına gitmek için yola çıkıyor. Öğretmene aşık bir kadında (Juli) onunla beraber yolculuk ediyor.

29 Kasım 2008 Cumartesi

Nesine?

29 Kasım 2008 Cumartesi 0

2008 - 2009 Sezon Sonu İlk Üç Tahminlerim

Türkiye, Trabzon - Sivas - Beşiktaş
İngiltere, Liverpool - Chelsea - Manchester United
Almanya, Hoffenheim - Bayern Münih - Hertha Berlin
İtalya, Juventus - AC Milan - Napoli
İspanya, Barcelona - Villareal - Valencia
Fransa, Olimpique Lyon - Marsilya - Bordoux
Hollanda, AZ Alkmaar - Ajax - NAC Breda

Teknik, taktik bir irdeleme söz konusu değildir. Genel gidişata ve kalbimden geçen sese göre tahmin yürütüyorum. Mabatımdan konuştuğum da varsayılabilir.

Bir de sezon sonunda bakalım.

Hoffenheimlı Olmak


Bundesliga'da 15. hafta maçları oynanıyor. Hoffenheim, A.Bielefeld ile oynuyor. İlk 30 dk yı 2-0 önde geçti. Muhtemelen bu maçıda kazanacak ve bir puan farkla lider olduğu ligde, puan farkını dörde çıkartıp yoluna devam edecek.

Yukarıdaki resmi wikipedia'da buldum. Hoffenheim'dan bir görüntü. Şirin, güzel bir yer olduğu hissi verdi bana. Takımın gidişatı da sıcak duygular uyandırıyor, eğer şampiyon olurlarsa, önümüzdeki yıl Almanya'ya yerleşip Hoffenheim taraftarı mı olsam acaba.

Neyse, şaka bir yana, bu hafta Beşiktaş'a takılırsak sıkıntı büyüyecek gibi. Ntvspor'un anketinde Beşiktaş %50 ile önde gidiyor. Beraberliğe verilen ihtimal %3-4 olarak gidiyor.

Haydi hayırlısı...

Sevdiğim Laflar -7

Resim: Anton von Werner
Öfke, geçici bir çılgınlıktır; hükmetmeye bak, yoksa o sana hükmeder.

Quintus Horatius Flaccus (M.Ö. 65 - M.Ö. 8)
Romalı Şair

Not:
Fotoğraf ve bilgiler wikipedia'dan alınmıştır.

Mrs Lip


Kanada Senkronize Yüzme Şampiyonu ve yeni yetme sinema oyuncusu (Planet of The Apes).

Zahara, Maddox, Pax and Shiloh's Stepmother

...

Tarihte O Gün -4



...

Vakt-i Derbi


29 Kasım 2008
19:00
Şükrü Saraçoğlu

Fenerbahçe - Beşiktaş

27 Kasım 2008 Perşembe

Smile Adsl Reklamları

27 Kasım 2008 Perşembe 0
Smile adsl'in iki yeni reklamı dönmeye başladı televizyonlarda. Birinde dönerci bir amca ingilizce bir şeyler söyleyip alt yazıda da neler söylediği geçiyor. Güzel, eğlenceli bir reklam. Tipleme de oldukça komik ve hoş bence. Ancak reklamın sonundaki mesajı anlamış değilim, söyledikleri rakama smile adsl alıp nasıl istediğim kişi olabiliyorum. Slogan bulmaya çalışılmış ama slogan haybeye gibi duruyor.

İkinci reklamda güzelce bir bayan var. Reklam başladığında 0900 lü hatlara ait bir reklam olabileceğini düşünüp yuhh artık demiştim prime time da ne işi var bu reklamın. Reklamın sonunda, yıkanan arabanın kaportasındaki köpükler silinince çıktı ortaya ne olduğu. Bu arada öğretmen şiiri kel alaka olmuş bir de gizli facebook reklamı gibi duruyor.

En büyük rakipleri olan ttnet reklamları ile kıyasladım kendimce, biri aile ve çocuk konusunda işlerken reklamlarını, diğeri 0900 lü hatlardan fırlamış kız ve tursitlere kur yapar gibi görünen dönerci tiplemeleriyle şenlendirmiş.

Hedef kitleler farklı galiba.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Kızın mı Var...

26 Kasım 2008 Çarşamba 0

Mailime gelenlerden bir paylaşım yine. Kaynak kimdir, nedir bilemiyorum o yüzden yazamıyorum.

Yazanın, çizenin ellerine sağlık.

Dalida

Dalida - Salma Ya Salama

Kimi kaynaklar 70 li kimi kaynaklar 80 li yıllar olduğunu söylüyor.

Dalida, Türkiye'ye gelir ve bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçının -jübile- başlama vuruşunu yapar. Hatta anlatılana göre şarkı da söyler, önce Fenerbahçe tribünlerine gittiği için Beşiktaş kapalı tribününden annesinin kötü kadın olduğuna dair Dalida'ya sitemde bulunurlar ama o Türkçe bilmediğinden ne olduğunu tam olarak kavrayamaz.

Ayrıca da bu postta yer alan klipdeki şarkı da, bizim taraftarlarımızın -FB, GS, BJK- diline dolanan ve bir işi yapmakla ilgili muktedirlik seviyelerini anlatan bir tezahürat olur çıkar.

Salma Ya Salama
Fener/Cimbom/Kartal Koyar Ağlama

Yine de sevindirici en azından şimdiki gibi direkt mevzuya girmemişler.

Paroles

Dalida & Alain Delon - Paroles

Dalida demişken biraz daha nostalji yapalım; Türkçe sözleriyle bilhassa eski kuşakların kulağına ve diline aşina bir şarkıyı, bir de orijinal haliyle dinleyelim.

Aşkımı Portofino'da Buldum


Önceki postlardan birinde Portofino başlığı atmıştık. Kel alaka bir konuya başlık oldu ama aklımıza gelmişken bu güzel romantik parçanın kendisini de postlara katalım dedik. 1959 yılından bir çekim ve söyleyen Dalida.

I found my love Portofino.

Sevdiğim Laflar -6



Erişir menzil-i maksuduna aheste giden, tiz-i reftar olanın payine damen dolaşır.


Ziya Paşa (1825 - 1880)
Türk Edebiyatçı

Bokunu Çıkarmak!


Aragones,

1. Porto'nun ikinci golünde el vardı sanki.
2. Porto'nun birinci golünde kaleciye faul yapıldı gibi.

Maçı anlatan spiker(Ertem Şener sanırım),

1. Maçın daha 50 - 60. dk larında yenilsekde Uefa şansımızın devam ettiğini savunuyor. Diğer maç berabere devam ediyor üstelik Kiev 1 puan alsa aradaki fark 4 olacak matematik yok herhalde.

Bir gazetede bir yazı,

1. Arsenal 87'de imdada yetişmiş, berabere bitseymiş Uefa şansımız da zorlaşacakmış.

Puan durumuna kimse bakmıyor mu yahu, Arsenal - Kiev maçında beraberlik olsaydı, kırmızı sayılarda olduğu gibi bir durum olacaktı.

Arsenal: 11 - 9
Porto: 9 - 9
Kiev: 5 - 6
FB: 2 - 2

Bu durumda nasıl Uefa şansı zorlaşır ki? Kalmayan bir şeyin zorluk derecesi mi olur?

Portofino


Ne alaka değil mi?
Kel alaka!

Portofino, İtalyanca güzel bir şarkıdır.

Ayrıca;
Portofino, İtalya'da Cenova yakınlarındaki bir balıkçı köyüymüş.
Portofino'nun anlamı son liman demekmiş.

Portofino, Porto, Port o!...
Ne anladıysanız yada anlamadıysanız o.

25 Kasım 2008 Salı

Ben Yandım, Sen de Yanma!

25 Kasım 2008 Salı 0
Ertuğrul Sağlam, Methalist maçı öncesinde Michael Skibbe ile bir araya gelmiş ve daha evvel Beşiktaş'ın başındayken rakibi olan Methalist Kharkiv ile ilgili bilgileri paylaşmış. Takdire şayan bir durum kesinlikle. Kimse yadırgamaz muhakkak.

Güzel bir mesleki dayanışma olmuş. Aman hocam ben yandım sen de yanma kabilinden.

Yolun Sonu mu?



Fotoğrafları Fanatik'ten aldım. Aragones'in fotoğrafının üstünde 'iyisiyle, kötüsüyle' yazıyordu. Porto'nun iyi yada kötü performansı geçiyordu konu da.

Ancak başlık bana daha ziyade, iyi - kötü günlerimiz oldu, gel hakkını helal eyleyi, hatırlattı.

Aldırma Gönül

Bir önceki postta yazdığımız Hapishane Beşlemesi'nin beşinci şarkısıdır Aldırma Gönül.

Sabahattin Ali, 1933'de Sinop Cezaevi'nde yattığı yıllarda yazmıştır.

Tarihini bulamadım ama sanırım 1970 lerde, Kerem Güney tarafından bestelenip ilk kez de Edip Akbayram tarafından 1976 da çıkarttığı plağa okunmuştur. Bu arada Aldırma Gönül, Sofyan usûlünde, hicaz makamında bir Türk sanat müziği parçasıdır.

Hapishaneden öyle yada böyle bir şekilde yolu geçenlerin hislerine tercüman aynı zamanda bir çeşit milli marş kıvamında olmuştur ama bu sözleri yazan Sabahattin Ali'nin, bir fikir suçlusu olarak cezaevinde yattığını da bilmek gerek.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Hapishane Beşlemesi

24 Kasım 2008 Pazartesi 0
Sabahattin Ali (1907 - 1948)
Türk Edebiyatçı, Eğitimci


Hapishane Şarkısı -1

göklerde kartal gibiydim,
kanatlarımdan vuruldum;
mor çiçekli dal gibiydim,
bahar vaktinde kırıldım.

yar olmadı bana devir,
her günüm bir başka zehir;
hapishanelerde
demir parmaklıklara sarıldım.

coşkundum pınarlar gibi,
sarhoştum rüzgarlar gibi;
ihtiyar çınarlar gibi
bir gün içinde devrildim.

ekmeğim bahtımdan katı,
bahtım düşmanımdan kötü;
böyle kepaze hayatı
sürüklemekten yoruldum.

kimseye soramadığım,
doyunca saramadığım,
görmesem duramadığım
nazlı yarimden ayrıldım.
Sabahattin Ali -1932

Hapishane şarkısı -2

ey gönül, kuşa benzerdin,
kafesler sana dar gelir;
bir yerde durmaz gezerdin,
hapislik sana zor gelir.

ey gönül, acaip huyun,
boğazından geçmez tayın,
acır testindeki suyun;
aklına nazlı yar gelir.

gözlerin uzağa bakar,
kimden ne beklediğin var?
yar semtinden gelen rüzgar
„seni unuttu!“ der gelir.

bakmazsa senin yüzüne
çok görme elin kızına;
dışarda serbest gezene
hapiste yatan hor gelir.

ayağında gezen itler,
başının üstünden atlar;
hapise düşen yiğitler
yari dışarda kor gelir.
Sabahattin Ali -1933

Hapishane şarkısı -3

burda çiçekler açmıyor,
kuşlar süzülüp uçmuyor,
yıldızlar ışık saçmıyor,
geçmiyor günler, geçmiyor.

avluda volta vururum;
kah düşünür, otururum,
türlü hayaller gürürüm;
geçmiyor günler, geçmiyor.

gönülde eski sevdalar,
gözümde dereler, bağlar,
aynada hayalim ağlar,
geçmiyor günler, geçmiyor.

dışarda mevsim baharmış,
gezip dolaşanlar varmış,
günler su gibi akarmış...
geçmiyor günler, geçmiyor.

yanımda yatan yabancı,
her söz zehir gibi acı,
bütün dertlerin en gücü;
geçmiyor günler, geçmiyor.
Sabahattin Ali -1933

Hapishane şarkısı -4

ey yar, bu acı demlerde
sen koru benim aklımı..
karardım kaldım kaldım damlarda,
aydınlat benim yolumu...

nefesin esen rüzgarda,
saçların savrulan karda,
yerde gökte bulutlarda,
ararım nazlı gülümü...

karanlık göklerde aysın,
kurak ovalarda çaysın,
bir tek inandığım şeysin,
uzattım sana elimi...

düşmanlar gülüp sevinsin,
dostlar arkasını dönsün...
benim güvendiğim sensin,
kırmazsin benim gönlümü...

bir gün şu damlardan çıksam,
gelip önüne diz çöksem...
ağlayıp içimi döksem...
anlatsam sana halimi...
Sabahattin Ali -1933

Hapishane şarkısı -5

başın öne eğilmesin,
aldırma gönül, aldırma;
ağladığın duyulmasın,
aldırma gönül, aldırma...

dışarıda deli dalgalar
gelip duvarları yalar;
seni bu sesler oyalar,
aldırma gönül, aldırma...

görmesen bile denizi,
yukarıya çevir gözü:
deniz gibidir gökyüzü;
aldırma gönül, aldırma...

dertlerin kalkınca şaha
bir sitem yolla allaha...
görecek günler var daha;
aldırma gönül, aldırma...

kurşun ata ata biter;
yollar gide gide biter;
ceza yata yata biter;
aldırma gönül, aldırma...
Sabahattin Ali -1933

Not: Beşlemenin tüm şiirleri
wowturkey.com'dan, fotoğraf kimkimdir'den alınmıştır.

Hüsnü Öğretmen


1988 yapımı bir Kemal Sunal filmidir. Bir öğretmenin yaşama tutunma macerasını, Hüsnü öğretmen ekseninde anlatan komik, dramatik ve geçen 20 yılda öğretmenler açısından güzel yurdumda hiçbir şeyin değişmediğini gösteren, kaliteli bir anlatımdır.

Muzaffer İzgü'nün romanından uyarlanan filmin, senaryosu İhsan Yüce'ye, rejisi Kartal Tibet'e ait.

Girizgah biraz film tanıtımı gibi oldu ama, 20 yıl evvel ile 20 yıl sonra arasında herhangi bir fark olmadığını vurgulamanın en güzel örneği bu film olabilir diye düşündüm.

Üniversiteye başlayacağım yıllar çift aşamalı öss - öys günleri idi. Tercihler sınavdan önce yapılırdı. 18 tercih yapma hakkı vardı. Sonra sınava girer kaç puan tutturursan tercih ettiğin puanlara denk gelen okulu kazanmış olurdun. 16 yıl olmuş, aklımda böyle kaldı.

İşte o yıllarda tercihlerim arasına Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğini de yazdıydım. Ama kazanamadım. İyi ki de kazanamamışım diyorum çünkü öğretmenlik yapmaya gözüm kesmemişti sonraları.

Öğretmenlik yapmak idealizm ister; sabırla, sevgiyle, azimle, iyiniyetle yaşamın odağına eğitimi yerleştirmek ister. Öğretmek kolaydır, her öğretmen mutlaka bir şekilde öğretir. Ama eğitmek yaşamla uzlaşı ister.

Yurdum öğretmenlerinin, kazançlarının yetersizliği, getiremediği ay sonlarını çıkarmak için ek işler, ek dersler yapma zorunluluğu gibi nice ömür törpüleri hepimizin malumudur. Ay sonunu nasıl getiririz, kirayı nasıl öderiz, çocukları nasıl okuturuz diye ekonomik bir savaşın içinde bir yığın cephede çarpışırken odağının eğitim olması ve ideallerini sürekli keskin tutması mümkün olmayacaktır.

Her yerde olmak aslında pek de bir yerde olamamaktır.

Tüm olumsuz ülke şartlarına rağmen, ideallerini bileyli tutan, kendilerini motive ederek eğitim ordusunun zafer kazanmayı arzulayan kahramanları olarak savaşlarını sürdüren tüm öğretmenlerin öğretmenler gününü kutluyorum.

Sevdiğim Laflar -5

Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk (1881 - 1938)
Türk Devlet Adamı

23 Kasım 2008 Pazar

Yakışır

23 Kasım 2008 Pazar 0


İlk kez, Bruce Willis ile oynadığı Fifth Element (5. Element) filminde izlemiştim. Sonra bir seri olarak çekilen Resident Evil (Ölümcül Deney)'in 1-2-3. bölümlerinde. Araya 2006'da sıkışmış bir de Ultraviolet (Ultraviyole) var. Onu henüz izlemedim gerçi.

Milla Jovovich'in filmografisinde kaç film var bilmiyorum ama oynadığını bildiğim biri seyredilmemiş beş film var, hepsi de bilim kurgu. Pek de yakışıyor bu rollere yada bu roller ona.

Bu abla sadece filmlerde oynamakla kalmıyormuş, bir albümü (The Divine Comedy) varmış aynı zamanda moda tasarımcılığı şapkası da takıyormuş.

Yani bir koltukta bir kaç karpuz hadisesi. Yakışır.

Düşün-dür-en Adam!


Ankaragücü: 0 Fenerbahçe:0

Gazetelerde, Aragones'in bizim takıma 1,5 yıl içerisinde iyi futbol oynatacağını söylediğine dair yazılar okuyorum. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmem.

Tek bildiğim, Aragones'in her maçta, fotoğraf karelerine düşünen adam pozunda yansıdığı.

Aragones'e söylemişlermidir acaba?

Bizim halk dilinde bir lafımız vardır; düşün, taşın; boktur işin diye.


Not:
Fotoğraf, Hürriyet'ten alınmıştır.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Otomobil Bahane!

22 Kasım 2008 Cumartesi 0

Otomobil fuarlarının hatta bir çok fuarın olmazsa olmazıdır mankenler yada manken edalı güzel kızlar. Bazen, fuardaki ürün ziyadesiyle gölgesinde kalır bu estetik hadisenin.

Fuarlar, bilhassa otomobil fuarları dolup taşar hem cinslerimle. Erkek olmak topluma ve kişiye saygılı olmanın zafiyet durağıdır çoğunlukla. En kaba saba, en hoyrat davranışların sergilendiği zihin ve bedene ev sahipliği yaparız genellikle.

Ama hoyratlığında bir edebi erkanı vardır.

Hangi coğrafyanın güzide insanıdır ki; kıçı kırık bir vizöre düşecek bacak arası yansımasından beklentisi bu kadar büyük oluyor!

21 Kasım 2008 Cuma

Sevdiğim Laflar -4

21 Kasım 2008 Cuma 0

İnsanın konuşacak kadar zekâya, ya da susacak kadar akla sahip olmaması büyük bir talihsizliktir.

Jean De La Bruyere (1645 - 1696)
Fransız Edebiyatçı

Tarihte O Gün -3

Mailime gelenlerden bir paylaşım yine...

Halkı Uyoutube...


Hürriyet gazetesinde bir haberde Başbakan'ın youtube'dan izlediği bir haber yada konudan bahsediyordu. Herhalde dedim youtube açıldı girip bir bakayım tekrar. Ama nafile hala resimdeki gibi bir sayfa geliyor insanın karşısına.

Bir devlet dairesinin koyduğu yasağa rağmen, o birimin bağlı olduğu üstelik devletin başı olan kişi yasaklı yere erişebiliyor.

E, cemaatin ne kabahati var ki?

Çarşafa Takılan Sorular


1. Rozet takılan kapalı vatandaşlarımız yarın parti de görev almak isterlerse nasıl bir yaklaşım gösterilecek?

2. Mecliste vatandaşla bir araya gelmek söz konusu olursa kapalı vatandaşlarımız CHP tarafından mecliste gönül rahatlığıyla ağırlanabilecekler mi?

3. CHP, Anıtkabir'de Mustafa Kemal Atatürk'ün mezarını ziyaret etmek isterse kapalı vatandaşlarımızı da gönül rahatlığıyla götürebilecek mi?

4. Aynı kapalı vatandaşlarımız CHP'den milletvekili yada yerel yönetimlerle ilgili aday olmak isterlese gönül rahatlığıyla aday olarak gösterilebilecekler mi?

5. Kapalı vatandaşlarımız yarın kapalılıkla ilgili sorunlarının arasında devlet dairelerine, üniversitelere vesair yerlere girememeyi gösterirlerse gönül rahatlığıyla bunların çözümü hususunda aksiyon alınabilecek mi?

Yoksa, herşey göstermelik bir rozet takmak ve sempati kazanma çabası olarak mı kalacak.

Sorular daha da artırılabilir belki, aklıma gelenler şimdilik bunlar.

Çarşafa Dolananlar



CHP'nin parti toplantısından bir resim anladığım kadarıyla. Baykal, çarşaflı bayanlara rozet takıyor. Ben çarşafa takılmayacağım. Ama bu resimde, hemen üst tarafta CHP yi seçme nedenlerinin yazılı olduğu pankarttaki bir söze gözüm ilişti. Özgürce ibadet için diye bir ibare var. CHP bu ülkede özgürce ibadet edil(e)mediğini mi düşünüyor gerçekten!

Ayrıca öğrendiğime göre, bu kapalı bayanlar kendileri gitmişler CHP toplantısına, doğal olarak; gelene hayır gelmeyin demek ahlaki değildir. CHP bu anlamda doğru olanı yapmış bu ülke vatandaşını her şekilde kucaklaması gerekiyor.

İşte fesatlıkmıdır benimkisi bilmiyorum da, aklım hep zamanlamaya takılıyor.

Yoksa köprüyü geçmek için her yol mübahtır mı işliyor zihinlerde. Açıkta, kapalıda bizim insanımızdır sahiplenelim, bir de üstüne ibadet özgürlüğü savunuculuğunu koyduk mu tadından yenmez.

Yerel seçimlerde yaklaşıyor malum.

Glu Glu Glu!


Online alışverişte yeni bir adres. http://www.hindirim.com/ elektronik ürünlerden bebek ürünlerine, takı ve aksesuardan outdoor ürünlere geniş ürün yelpazesi ile e-ticaretin genç ve yepyeni alışveriş platformu. Şimdilik tek eksik yanı kitap reyonu olmaması gibi görünüyor.

İsim ilginç, dikkat çekiyor. Logosu çok komik ve şirin. İsim sindirim olsaydı mide resmi koyarlarmıydı bilmem ama hindi türevi bir isim bulmak farklı olmuş bence.

20 Kasım 2008 Perşembe

Sevdiğim Laflar -3

20 Kasım 2008 Perşembe 0

Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır.


André Paul Guillaume Gide (1869 - 1951)
Fransız Edebiyatçı

Duyuların Prangası


Aşk, iki kişilik yalnızlıktır der birileri. Ama 'yalnızlık paylaşılmaz' diye de biliyorum. Çünkü 'paylaşılsa yalnızlık olmaz' zaten. Bu durumda aşk iki kişilikse yalnızlıkla betimlemek çok da doğru değildir.

Geçmiş yıllarımı şöyle bir yokladığımda, çocukluktan ilk gençliğe geçiş zamanlarında kim söylemiş neden söylemiş neye göre söylemiş bilmediğim ama zihnimin çengeline asılı sözler var. Garipsediğim, komik bulduğum biraz kaba saba, biraz da laf olmuş beri gelmiş kabilinden sözler.

Aşk bir sudur, iç iç kudur.
Aşk bir boktur, yemeyen yoktur.
Aşk bir turşu suyudur; içmezsen ağzın sulanır, içersen miden bulanır.
Aşk bir vişne, ye ye kişne.
...

Belki çoğaltmak mümkün, benim aklıma gelenler şimdilik bunlar. Muhtemelen yeni yetmelerin hatıra ve anket defterlerinden aparılmış, insanın betini benzini attıran tanımlamalardır.

Aşklar, üçe ayrılır.

Karşılıksızı vardır, platonik olanı vardır bir de karşılık bulanı. Karşılık bulanı iki kişilik yalnızlığa taşır insanı. Karşılıksız olanında isteyenin bir yüzü vermeyenin dibi kara durumu hasıldır. Platonik olanına hiç girmesek diyeceğim ama yaşamda yer bulmuş nasıl olsa, açıklamak lazım kendi cihetimizden; seversin ama sevdiğinin haberi olmadan. Seversin ama sevdiğinin, bırak sevdiğini bilmesi senden bile haberi yoktur belki de.

Neden platonik denmiştir, filozof Platon ile bir bağlantısı varmıdır bilmiyorum. Tek bildiğim Platon'un iyiliğin ve sevginin sebebini araştırdığıdır. Bulabilmişmidir o da belli değil ya.

Belki de platonik denmesinin sebebi, Platon'un araştırmaları neticesinde sevgi için bir sebep olamayacağına karar vermesidir. 'Sevin yahu sevinde sebebi olmasın ne farkeder ki!' demeye getirmiştir belki de.

Aşk, tutkuya, arzuya, histeriye -isteri de derler- hizmet eder. Kanın kaynaması, yüreğin coşması, kalbin kanatlanıp maşuka uçması, uçmak istemesidir. Gözler dünyaya ve dünyada olan bitene kapanır. Açıkken kördür, kapandığında yalnızca onu görür.

Uzağındaysa maşuk, dünya döner ama zaman geçmez bir türlü, vuslat hep ötelenir, hep daha uzağa konar. Yakınlaştıkça dünya dönmemeye başlar, durur belki de, ama zaman, sabun köpüğünden bir baloncuk olur avucunda.

Aşk, esarettir. Kalbin duyulara vurduğu prangadır. Kalbin, ne isterse onu görür, onu duyar, onu konuşur, onu yaparsın.

Aşk, kandırır. Gerçekle yüzleştirmez. Hayal dünyasında yaşatır insanı, bulutlar üzerinde, toz pembe bir diyarda.

Eğer sevgiye dönüşmez ise geçen zamanda, pembesi gider bir avuç tozla kala kalırsın.

Saha ve Seyirci Avantajı!


Avusturya: 2 - Türkiye: 4

Özel maçlar genelde sıkıcı olurlar, insanın seyredesi de gelmez pek çünkü futbolcular maça çok asılmazlar, önemsemezler belki. Oysa dünkü maç izlediğim özel maçlar içinde en fazla keyif verendi sanki. Geçmişi şöyle bir yokladım da aklıma gelen bir özel maç olmadı.

Bir de gurbetçiler için çok önemlidir milli maçlar özel de olsa. Seyirci sayısı ve oranına bakıldığında net bir görüntü çıkıyor ortaya. 23 bin seyirci varmış, 15 bini bizimkiler.

Ama bir de şu sahaya girme muhabbetine son versek ya, ne de iyi olacak!

Yeni Kral Adayları


Milli takım dün hazırlık maçında 1 - 0 geriden geldiği maçı 2-4 e çevirdi. Tuncay hat trick yaptı ve gol sayısı olarak Cemil Turan ve Metin Oktay'ı yakaladı. Lefter'e 2 gol kaldı. Hakan'a 32 gol kaldı. 112 maçta 51 gol atan Hakan'a yetişmesi pek kolay görünmüyor aslında. Tuncay 62 kez milli olmuş, önünde -tabii oynarsa- 50 maç var ve oynadığı bu 50 maça da 32 gol sığdırması gerekiyor.

Arkasından gelenleri de unutmamak gerek. Gerçi en çok gol atanlar listesinde faal futbolculardan şu an itibariyle 3 kişi var. Tuncay, Nihat ve Fatih.

Tuncay 19
Nihat 17
Fatih 9

Ancak bu listede ismi olmayanlardan özellikle Semih'in sakatlık belasından kurtulursa büyük bir atılım yapacağını umuyorum. 12 kez milli olup 5 gole ulaştı.

Bu arada premier lig, Tuncay'ın futboluna bir hayli yaramış gibi geldi bana.

Not: Fotoğraf Fanatik, veriler tff.org'dan ve wikipedia.org'dan alınmıştır.

18 Kasım 2008 Salı

Sevdiğim Laflar -2

18 Kasım 2008 Salı 0

Arkadaşlıkta menfaatler ve zevkler, dostlukta ise felâketler ve kederler müşterektir.

Peyami Safa (1899 - 1961)
Türk Edebiyatçı

Unutmak Yasadışı Değildir!



Yıllar evvel GO (Genç Olmak) diye bir dergi vardı. Lise dönemleriydi sanırım hatta başları. Aylık olarak çıkardı. 3-4 sayısını almıştım ama sonra kendisi mi durdu yoksa ben mi almayı durdurdum hatırlamıyorum. Aldıklarımıda arşivimde muhafaza etmeyi akıl etmemişim. Ki arşivde olması gerekirken saklamadığım o kadar çok şey var ki! Hatta arşivde hiçbir şey yok. Geriye dönüp baktıkça kızıyorum kendime.

İlişkilerde arşivlik olmaya başladı artık. Anı arşivinin müstesna yada değil ama muhakkak bir köşesinde sahip olduğu yerini bulup yerleşiyor. Bazen isli paslı sararmış yaprakları arasında bir albümün, bazen yazılmış 3-5 satır hatıranın sıkıştırıldığı defterlerde yada bir ortaokul talebesinin lise talebesi ağabey yada ablalarından kopyaladığı anketinin yüz küsuratlı soruları arasında. Albümler bir şekilde korumuş kendini de hatıra defterleri yada anketler, albümler kadar güçlü değillermiş, isimleri var sadece, cisimleri kimbilir nerede?

Girişte bahsettiğim GO dergisinde unutmak faşizmi diye bir yazı vardı. Yazanın ismini anımsamıyorum ama çok keyifli bir yazı idi. Unutmak üzerine kurgulanmış unutmanın bir çeşit faşizm olduğu üzerinde duran bir yazı idi. Yazı hayal meyal aklımda, -geçmiş zamanda birikmiş ve yaşandığı ana hakkıyla teslim edilmiş dostluklar, arkadaşlıklar gibi- o nedenle keskin çizgilerle alıntılanmış cümleler aktaramıyorum.

Acıdır ama gerçektir. Biber gibi yani. İlk dostluklarınızı, ilk aşkınızı, ilk arkadaşınızı hatırlıyormusunuz? Peki kaç kişi kaçını bugününe taşıyabildi. Kaç kişi unutmadı, her daim mıh gibi aklında tutabiliyor. Tozlarını üfleyerek sayfalarını karıştırdığınız anı defterinin sebep olduğu bilinçaltı sayıklamalarını saymazsak eğer.

Abdürrahim Karakoç ne diyordu,

Düzen böyle bu gemide; / Eskiler yiter yenide / Beni değil, sen seni de / Unutursun Mihriban'ım.

Acımasızca ve duygusuz görünüyor ama hakikat bu sanırım, eski çamların bardak olması umarsızlığı yada densizliği. Bunu yapan insanın kendisi değil; zaman ve şartlar, içine atıldığınız hayatın çerçevesini bambaşka şekillerde çiziyor. Hayatı devam ettirme çabası içinde yapılan mücadelede, yaşamınıza yeni ilişkiler katıyor.

Şartlar ve zaman farklılaşıyor. Savunduklarınız, inandıklarınız, sevdikleriniz, sevmedikleriniz, yedikleriniz, yemedikleriniz, hayatı yaşama, algılama, yorumlama biçiminiz değişiyor. Çevrenizdekiler nasıl değişmesin ki! Onlar da, onlarınkiler de değişiyor. Vaktinde kesişen yollar artık kesişmez oluyor. Sadece rastlantısal buluşmaların bitse de gitsek anlarını mütebessim yüz ifadeleriyle savuşturuyorsunuz. Çünkü 5 sene, 10 sene görmeyince ortak nokta kalmıyor.

Şehirlerarası otobüsle yaptığınız seyahatte ki yol arkadaşlığı gibi; ortak paydanız otobüs, oturduğunuz koltuklar, şoför, muavin ve diğer yolcular.

O yüzden, facebooktaki, ilkokul arkadaşlarına hatta oradan ebesinin kim olduğuna kadar uzanan araştırma ve inceleme çalışmaları da çok yapay geliyor bana.

Eskileri de taşıyorsunuz muhakkak beraberinizde, ama hepsini değil en çok iz bırakanları... Özel bir çaba değil bu, hayatın kendi doğal seyrinde otomatiğe bağlanmış gibi oluyor herşey.

Mahalleden başlayıp, ilokul, ortaokul, lise, üniversite, askerlik, iş diye bir seyir izliyor yaşam alanınıza dahil olan duraklar. Memur çocuğuysanız durak sayısı artabiliyor bazen de başka sebepler artırabiliyor bu sayıyı.

Geçtiğiniz duraklara bir dönüp bakın bakalım, kaç kişi hala yanınızda ve hangi durakta karşılaştınız?

Helvacının Kızı

İnternet güzel bir şey; sabahı beklemeden, bir çok gazetede aşağı-yukarı ne haber varsa gecesinden görebiliyorsunuz.

Hakan -şükür- yine karar verememiş gibi bir haber okudum. Hangi gazete olduğuna dikkat etmemişim. Yakında gazetelerden birinde yada e-haber sitelerinde aşağıdaki gibi bir anket çıkarsa şaşırmamak gerek.

Hakan Şükür sizce ne yapmalı?

O Jübile yapmalı
O Jübile yapmamalı
O Yorumcu olmalı
O Teknik Direktör olmalı
O Hiçbir şey yapmamalı
O Allah müstahakını vermeli


Hakan, yeter artık! şu kararsızlık konularıyla malzeme olma basına. 'Ya şundadır ya bunda helvacının kızında' tekerlemesini sayıklamaktan sıkılmadın mı?

Bizim sıtkımız sıyrıldı!!!

17 Kasım 2008 Pazartesi

'Ne Güzel Örnek' Oluyorsunuz?

17 Kasım 2008 Pazartesi 0

Vatan gazetesinde bir haber; Hocalar kapıştı.

Biri Milli Gazete'de yazan Eygi, diğeri Hürriyet'te yazan Öztürk.

İçinde, imam ve cemaat kavramları geçen özlü sözümüzü anımsatan bir haberdi. Söyleyebilecek tek söz bulabildim, daha doğrusu soru; o da başlıkta geçiyor zaten.

Linkleri Vatan'ın haberinden aldım. Ekleme yada çıkarma yapmak gibi abuk bir şey yap(a)mayacaklarını sanıyorum.

Aşk-ı Memnu


Haftasonlarını evde geçirmeye bayılıyorum.

Bizim hanım her ne kadar aynı fikirde olmasa da, ortak paydada buluştuğumuz hafta sonları sıklıkla oluyor. Bu pazar günü de onlardan biri. Cumartesiyi ve aynı günü pazara bağlayan geceyi misafir ağırlayarak geçirirken bir de Çin mutfağından geçip geldik sağ salim pazar öğleden sonrasına.

Neyse misafirleri yolcu etmenin verdiği dayanılmaz hafifliğin üstüne günü hoş geçirmeyi sağlayacak bir film izleme operasyonuna kalkıştık.

Diğerleri (The Others) ve Ölüm Kampı (Boot Camp) ile kafaları çektikten sonra bir de Kanal D'deki Gece&Gündüz ile cila attık.

İzlemediyseniz Diğerleri'ni tavsiye ederim. Sağlam bir gerilim filmi, Nicole Kidman iyi bir performans sergiliyor ve filmin sonuna geldiğinizde film boyunca asla tahmin -en azından benim aklımın ucundan geçmemişti- edemeyeceğiniz bir finalle karşılaşıyorsunuz. Ölüm Kampı, 2007 yapımı, sıradan bir film bence. Vakit geçirtiyor ama izlememek de kayıp sayılmaz. Kaldı ki kimin oynadığını yada yönettiğini dahi hatırlamıyorum.

Gece&Gündüz, Kanal D'nin iki polisiye dizisinden -tarafımca- en çok tutulanı. Gerçi futbol programlarının grup seks yaptığı bir günde ve saatte yayına vermeleri pek revaçta olmadığının göstergesi gibi duruyor ama; bakmayın siz, Arka Sokaklar'a beş basar. Bu arada, tarafımca da 30 Kasım itibariyle terkedilecek ve yasak bir aşkın kurbanı olacak çünkü; Heroes, arz-ı endam edecek, aynı gün ve aynı saatte CNBCe'de.

Derdim neydi, başlığı nasıl attım, nereden nereye geldi söz. Oysaki Aşk-ı Memnu'dan girip konuya, yerli dizilerde ki diğer aşk-ı memnular üzerinde kara bulutlar dolaştırıp meşk olmadan, aşkın, tuzsuz ve yağsız bir diyet salatasına benzeyeceğini söyleyerek bitirecektim. Desmond Morris, boşuna "Sevmek, dokunmaktır." diye bir kitap yazmamıştır herhalde.

Aşk-ı Memnu, Aşk Yakar, Kavak Yelleri -ki burada, elim sende moduna geçildi-, Yaprak Dökümü, Son Bahar, Yol Arkadaşım, Binbir Gece...

İlginçtir, aşk-ı memnu listeme takılan tüm filmler Kanal D'den çıktı.

DÜZELTME NOTU:
Son Bahar, Kanal D'de değil Star TV'de imiş. Bir de yukarıdaki listeye Annem dizisini ekleyebiliriz.

16 Kasım 2008 Pazar

Sevdiğim Laflar -1

16 Kasım 2008 Pazar 0
Konuşmak, öğrenmeye yol açar; ama dehanın okulu, yalnızlıktır.

Edward Gibbon (1737 - 1794)
İngiliz Tarihçi

14 Kasım 2008 Cuma

Serial Film: Heroes

14 Kasım 2008 Cuma 0

30 Kasım 2008
Günlerden pazar.
22:00

Yeni sezon gösterimi CNBCe'de başlıyor.

Ben yeni sezondan 3-4 bölüm izledim, siz de kaçırmayın derim.
CNBCe'den izlemeye devam edeceğim.

Davud De Souza


Yabancı futbolcuların Türk vatandaşı olması yeni bir uygulama değil. Geçmişte de bir çok örnekleri var. Ancak şimdiye kadar futbolda milli takıma dahil olan herhangi bir isim olmamıştı. Bunu Mehmet Aurelio ile ilk başlatan isim oldu Fatih Terim. Aslında yabancı futbolcuların yerli statüsünde oynatılarak daha fazla yabancı futbolcu transfer edilmesi gayreti ile başladı herşey. Yani baş müsebbipler futbol kulüplerimiz.

Gerçi diğer branşlarda ülke vatandaşı olupta milli takımlarda yer alan bir çok sporcu var. Ve bunların milli takımlara girişi daha eski tarihlere dayanıyor sanırım.

Bu ülke kurulalı tam 85 yıl oldu. Spora ciddi anlamda yatırımların başlangıç noktası neresidir bilmiyorum ama kısa vadede bir şeyler elde etme çabası her dönem kendini yenileyerek devam ettiği için sürekli hazıra konma mantığı ile hareket edildi.

Orta ve uzun vadede başarılar ede etme çabası içerisine girmek yerine kısa vadede ne yapabilirime bakılıyor hep. Ülkemizin en genel sıkıntılarından bir tanesi de bu galiba. Bu mantalite aynı zamanda 'kısa yoldan nasıl köşe dönerizci' gençlerin üretim mekanizması olarak da işliyor.

Mehmet Aurelio'nun açtığı kapıdan girmeye aday iki isim daha var elimizde; Mert Nobre -ki zaman zaman neden milli takıma alınmadığı şeklinde serzenişler okuyorum medyada.- Gökçek Vederson için şimdilik herhangi bir psikolojik eylem söz konusu değil. Çarklar en son milli takıma alınması için Deivid De Souza ismi etrafında dönmeye başladı. Medyada bu konu hakkında haberler çıkıp duruyor. Garibimde ne desin, 'neden olmasın, oynamaktan mutlu olurum' falan diyor.

Brezilya'nın bir futbolcu fabrikası olduğunu düşünürsek futbol endüstrisine sunduğu yüzlerce belki binlerce futbolcunun içerisinde en iyi üretimleri, en marka olanlarını zaten ülke futbolumuza kazandırmak ancak emeklilik dönemleri yaklaştıkça mümkün oluyor. Kaldı ki onlarda zaten kendi milli takımlarının bir zamanlar değişmez elemanları olarak boy göstermiş oluyorlar. Haliyle Türk vatandaşı olmak ve milli takımımızda oynamaya sıcak bakmak gibi yaklaşımlarının olması muhtemel değil.

Bu uygulama milli takım için fayda sağlıyor mu? Evet, günü kurtarmak adına sağladığını söyleyebiliriz. En azından bu aşı Mehmet Aurelio'da tuttu.

Acaba 11 tane Brezilyalı futbolcuyu vatandaş yapsak ve ülke milli takımımıza alıp oynatsak sonra da dünya şampiyonu olsak; bu bizi ne kadar tatmin eder. Yada tatmin etmeli mi? Biz, yapılan helvanın, unu mu, şekeri mi yoksa yağı mı oluruz bu durumda?

O 11 emekli olunca, ikinci dünya şampiyonluğu için yeni bir Brezilyalı 11 mi bulacağız?

Şovenist yada milliyetçi bir yaklaşım değil benim ki, sadece bu ülkenin -futbolunun, sporunun-gelişimini sağlayacak şartların oluşturulmasını ve gençlere yatırım yapılmasını arzuluyorum. Eğer biz bilmiyorsak bilenlerden öğrenelim nasıl yapıldığını ama Osmanlı zamanında demiryollarında sürekli yabancı uyrukluların çalıştırılması ve sonrada kurtuluş savaşı sırasında demiryolunu işletecek adam bulunamaması durumundaki gibi kalmayalım.

Helvayı yapacak malzemeler bizden olsun, helva yapmayı bilmiyorsak bilenlerden öğrenip yani know how denileni alıp, helva tenceresinin başındaki de içindeki de biz olalım.

13 Kasım 2008 Perşembe

10

13 Kasım 2008 Perşembe 0

13.11.1998................................................................13.11.2008

Zaman nasılda akıp gidiyor.
Uçuyor adeta sabun köpüğü misali.

Şirketlerin 'C' Vitaminleri


Önce C nedir? Onu bir tanımlayalım; şirketlerin ve bölümlerinin tepe yöneticilerine verilen bir isimdir. C ile başlayan, yöneticinin, bölüm ve çalışma alanına göre belirlenen ünvanının, içinde erk barındıran kısmıdır.

CEO - Chief Executive Officer: İcra Kurulu Başkanı/GM
CAO - Chief Accounting Officer: Muhasebeden Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CFO - Chief Financial Officer: Finanstan Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CIO - Chief Information Officer: Bilgi İşlemden Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CMO - Chief Marketing Officer: Pazarlamadan Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
COO - Chief Operating Officer: Operasyondan Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CSO - Chief Sales Officer: Satıştan Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CTO - Chief Technology Officer: Teknolojiden Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CCO - Chief Commercial Officer: Ticaretten Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CLO - Chief Legal Officer: Hukuktan Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CCAO - Chief Corporate Affairs Officer: Kurumsal İlişkilerden Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY
CHRO - Chief Human Resources Officer: İnsan Kaynaklarından Sorumlu Başkan Yardımcısı/GMY

İşte durum böyle, bir genel müdür ve ona bağlı çalışan 11 yardımcısı yada sanırım daha yaygın kullanımıyla, direktör.

Çorba Kasenizi de Yiyebilirsiniz




Zaruret Köftecisi, Maslak'ta ve Levent'te bir kaç noktada şubesi olduğu söylenegeliyor. Henüz gidip görmek ve tadına varmak mümkün olmadı ama yazının hemen üstündeki resimde görüldüğü üzere ekmek arası çorba (domates, mercimek vs) yapıyorlarmış. Çorbayı bitirince çorba kasesini de afiyetle yiyebilirsiniz.

Köfteleri de oldukça lezzetliymiş.

İnternette bir hayli link buldum Zaruret ile ilgili, keşif bir hayli eski hatta bunun bir de Mecburiyet'i varmış. Akraba oldukları söyleniyor.

Neyse, ekmek arası çorba içmek ve leziz olduğu söylenen köftelerden yemek için evvela bir gitmek lazım...

11 Kasım 2008 Salı

Kombinezon mu, Kombinasyon mu?

11 Kasım 2008 Salı 0



Futboldaki hangisi?

Ömer Üründül sık kullanır; sağlı sollu kombinezonlar der. Şimdi bir de Hıncal Uluç'tan duydum. İyi yapılmayan kombinezonlardan bahsediyordu.

Araştırdım kombinezon ve kombinasyon neymiş diye;

kombinezon 1: Bir işi başarıya ulaştırmak için alınan önlemler, düzenleme.
kombinezon 2: Kadınların giydikleri kısa ve kolsuz iç çamaşırı.

kombinasyon 1: Birleştirme.
kombinasyon 2: Tertip.

Kombinezon 1 ile kombinasyon 2 nin yolları kesişiyor sanırım.
Ayrıca iki kelime de Fransızca kökenli.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Huylu Huyundan Vazgeçer mi?

10 Kasım 2008 Pazartesi 0

Fenerbahçe: 4 (Selçuk, Emre KK, Lugano, Deivid)
Galatasaray: 1 (Lincoln)

Maçtan evvel "Kim Gitsin Derbisi" diye bir yazı yazacaktım, fırsat olmadı bir türlü. Fenerbahçe çok süper bir futbol oynamadı ama sahanın her yerinde ciddi bir mücadele verdi ve savaştı. Rakibiyle mücadele edip kazanmak için elinden gelenin en iyisini yetenek ve becerileri çerçevesinde sahaya koydu. Eğer daha basiretli bir kadro olsaydı bu maçın daha büyük farkla bitmesi kaçınılmazdı. Galatasaray Benfica maçındaki o başarılı futboldan sonra Kadıköy'de çok da ne yaptığını bilmez bir tavır ve gereksiz bir gerginlik içerisindeydi. Futbolcular hakemlerle ve birbirleriyle didişmekten maça yeterince konsantre olamadılar.

Son 9 yıldır olan yine oldu. Kazanan yine Fenerbahçe oldu. İlk golü atan maçı galip bitirmedi bu sefer, Galatasaray turuncu formayla hiç kaybetmemişti, bu sefer kaybetti. Maçtan önce verilen istatistiklerden bazılarıydı bunlar ve bu istatistiklerde bozulmuş oldu.

09 Kasım 2008 Pazar

Vakt-i Derbi

09 Kasım 2008 Pazar 0
Tarih: 09 Kasım 2008, Pazar
Saat: 19:00
Stad: Şükrü Saraçoğlu
Kapasite: 50.530 (Dolu)
Maç: Fenerbahçe - Galatasaray Süper Lig Karşılaşması
Sıcaklık: 17 C
Rüzgar: 28 Km/sa Kuzeydoğu
Nem: %55

Muhtemel Kadrolar (Ntvspor)

Fenerbahçe
Volkan Demirel, Gökhan, Lugano, Edu, Roberto Carlos, Selçuk, Maldonado (Josico), Semih, Deivid , Uğur, Güiza.
T.D Luis Aragones

Galatasaray
Sanctis, Sabri, Servet, Emre Aşık, Hakan, Ayhan, Meira, Arda, Baros, Lincoln, Ümit
T.D Michael Skibbe

Ezeli rekabete ebedi dostluğa yakışan bir karşılaşma olur inşallah. Tribünlerdeki kifayetsiz taraftar çirkinliklerinden uzak ve kaybedilenin puan, kazananın spor kültürü olduğu bir gün yaşayalım hep beraber.