Ocak 2009 içindeki 100 yayından en yeni 52 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Ocak 2009 içindeki 100 yayından en yeni 52 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

31 Ocak 2009 Cumartesi

Yolculuk

31 Ocak 2009 Cumartesi 0
fotoğraf bu linkten alındı

İnsanın kendine yaptığı yolculuğun toplu taşıma aracıdır yalnızlık. İstediğiniz durakta biner istediğinizde inersiniz. Sizin dışınızdaki herkes konu mankenidir. İnmezler, binmezler, konuşmazlar, görmezler, duymazlar. Düşünsel bir yokedişin masum kurbanlarıdır onlar. Duyusal bütün bağları atar, kendinizi karantinaya alırsınız. Kapılar kapalıdır.

Siz nereye isterseniz oraya gider yalnızlığınız. Siz nerede isterseniz orada durur. Hem yol hem de yolcusunuzdur.

Güzeldir bu yolculuk ve ömür boyudur yalnızlık.

Bakış Açısı


Davos Zirvesi sonrası medyamızın köşe başlarını tutan bilirkişilerdeki yansımaların ne şekilde olduğunu görmeye çalıştım. Aşağıya büyükçe bir kısmından alıntılar yaparak ve linklerini de koyarak alfabetik olarak sıraladım. Belki bakmak isteyenler olur.

En azından ilerleyen dönemde Davos Zirvesi sonrası ortaya çıkacak iç ve dış gelişmelerin ne yönde olduğunu gördükten sonra kimin doğru kimin eğri yaklaştığını daha kısa bir şekilde hatırlamayı sağlayacaktır.

Yazıların hepsini sonuna kadar detaylı bir şekilde okumadığım gerçeğini dile getireyim. Zaten giriş kısımlarına bakıldığında da fikirlerin hangi minvalde gelişmiş olabileceğini az çok anlayabiliyorsunuz. Çürük yumurta hikayesinde olduğu gibi. Bilirsiniz; 'kahvaltı için kırdığınız yumurtanın çürük olduğunu anlamak için onu yemeniz şart değildir.'

Sıralama alfabetiktir.
Her bir basın kuruluşuna mesafemiz aynıdır.

Oktay Ekşi – Hürriyet
DUYGULARA hitap etmek kolay. Hele serde biraz da kabadayılık varsa, "kodum mu oturturum" kültürüyle çok şeyi çözebileceğinizi sanırsınız...

Bekir Coşkun – Hürriyet
BÖYLE kavgalar düğünde, daha çok fotoğraf çektirmeye sıra geldiğinde çıkar...

Tufan Türenç – Hürriyet
DAVID Ignatius, Washington Post yazarı... Ortadoğu uzmanı...
Davos’taki olay panelin moderatörü... Fitilin ateşlenmesinde önemli rolü var...

Mehmet Y. YILMAZ - Hürriyet
BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, Davos’tan dönüşünde ellerinde Filistin ve Türk bayrakları olan kalabalık bir grup tarafından karşılanmış. Bu karşılama ile ilgili fotoğraflara baktım. Kalabalığın ellerindeki pankartlarda...

Yalçın Doğan – Hürriyet
KRUSÇEV ile Chaves. İkisinin de, sağı solu belli değil. Uluslararası politikada ikisi de, aklı başında lider ve ülkeler tarafından yalnız bırakılıyor...

Yılmaz Özdil - Hürriyet
Vallahi kıskandım... Hep böyle altı okka bi başbakanım olsun isterdim...

Taha Akyol - Milliyet
SON söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Başbakan’ın Davos’taki konuşma ve tavırlarında doğrularla yanlışlar iç içe...

Melih Aşık - Milliyet
Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta Gazze panelini terketmesi, yabancılar karşısında ezilmeyen hatta gereğinde tepki koyan bir Başbakan özleyen halkımızda olumlu duygular yarattı...

Güneri Cıvaoğlu - Milliyet
DAVOS’ta yaşanan tam bir talihsizliktir. Önce Peres...
‘Konuşurken sesini yükseltmek, bunu yapanı daha haklı göstermez...

Fikret Bila - Milliyet
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta gösterdiği tepki hem Türkiye’de hem de dünyada yankı uyandırdı. Lehte ve aleyhte tepkilere yol açtı. Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki panelde haklı bir tepki gösterdiğini düşünüyorum...

Engin Ardıç - Sabah
Hadi hadi, dürüst olun, açık konuşun: Başbakan, açık oturumun yöneticisi David Ignatius'a da, Şimon Peres'e de "bozuğunu atıp" toplantıyı terkedince içinizden "ulan helal olsun" demediniz mi?

Mehmet Barlas - Sabah
Başbakan Erdoğan'ın Davos'taki açık oturumu öfkeyle terk etmesine doğal olarak farklı kesimlerden değişik yorumlar geliyor. Bunların arasında iki kıdemli diplomatımızın Erdoğan'ın davranışına yönelttikleri eleştirileri, Milliyet'ten Bahar Bakır şöyle haberleştirmişti...

Haşmet Babaoğlu - Sabah
Davos'ta olup biteni izlerken... İlk tepki olarak şu sözler dudaklarımdan döküldü: "Ohh! Nihayet!.." Evet, nihayet birisi kalkıp dünyanın gözü önünde üzerindeki politikacı kılığını sıyırıp atmış ve içinden geldiği gibi; en doğal tavrıyla konuşmuştu... O birisi, bizim Başbakan'dı....

Mehmet Altan - Star
Gazete tomarını karıştırırken... Bir tanesi dikkatimi çekiyor... Çünkü... Sürmanşetinde ‘7 yıldır ilk doğru işini yaptı’ başlığı var... Doğru iş ne? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’e:‘Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz’ demesi. Bunu Saadet Partisi’nin yayın organı Milli Gazete söylemekte...

Ahmet Kekeç - Star
Tabii, siz geleneksel sağır duyarlığınız gereği ‘aşağılama’ yolunu tercih edeceksiniz... ‘Davos’ta Kasımpaşa havası’ diyeceksiniz... ‘Erdoğan’ın Peres’in tuzağına düştüğünü’ söyleyeceksiniz... ‘Pazarlamacı Başbakan, Azarlamacı Başbakan oldu...’ diye tekerlemeler üreteceksiniz... ‘Bir çuval inciri berbat ettiğinden’ yakınacaksınız...

Ahmet Altan - Taraf
Bütün ülke aynı görüntüleri konuşuyor. Başbakan Erdoğan’ın Şimon Peres’e çıkışması ve “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” demesi “ulusal gururumuzu” bir iyice okşamış durumda. Erdoğan’ın kendine özgü jestleriyle sahneyi terk etmesi de ayrıca etkili oldu. Sanırım, bu sahneler Erdoğan’ı sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’da da bir “kahraman” haline getirecek...

Rahim Er - Türkiye
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyetinin çok yüksek oyla seçim kazanarak iktidara gelmiş bir Başbakanıdır. Davos’ta bir hadise yaşanmış, Başbakanımız da maruz kaldığı haksızlığa karşı hak ettiği tavrı koymuştur. Bir kere de biz tekrarlayalım...

Abdurrahman Dilipak – Vakit
Erdoğan’a “öfke testi”nden geçmesini önerenler, önce kendileri vicdan ve onur testinden geçmeleri gerekir.. Erdoğan, Türkiye'nin onurunu kurtardı.. Aksi halde şamaroğlanı konumuna düşecekti. Türkiye'nin Başbakanı “itilmiş ve kakılmış” muamelesi göremez..

Ali Karahasanoğlu - Vakit
Eskiden daha gür çıkıyordu sesleri.. Şimdi halkın uyanışı arttıkça, onlar da seslerini biraz daha kısarak çıkartıyorlar.. Ama tam olarak da, parazitliklerine son vermiş değiller!

Güngör Mengi - Vatan
Olan oldu, şimdi öfkenin akıl dışı etkilerine karşı korunmanın çarelerini arıyor iki taraf da... Türkiye büyük ülkedir. Onun vazgeçilmezliği, kusurlarının görmezden gelinmesini kolaylaştırıyor. İsrail Cumhurbaşkanı Peres, bunu bilinçle yapan devlet adamlarının başında gelir...

Necati Doğru – Vatan
Nikita Sergeyeviç Kruşçev de ayakkabısını masaya vurmuştu. O yıllarda Sovyetler Birliği, dünyanın iki süper gücünden biriydi. Kruşçev, iki süper güçten birinin sürükleyici lideriydi. New York’ta yani diğer süper gücün kendi evinde (BM toplantı salonunda) sol ayakkabısını ayağından çıkarmış, bütün gücüyle masaya indirmişti...

Can Ataklı - Vatan
Başbakan paneli yöneten gazetecinin elini sıkıca tutup ittikten sonra ayağa kalkarak toplantıyı terk edince ağzımdan çıkan ilk cümle “AKP son aylarda kaybettiği tüm oyları geri kazandı” oldu. Ardından da aklıma şu geldi: “Peki bundan sonra Türkiye’nin uluslararası alandaki ekonomik ve siyasi ilişkileri nasıl seyredecek?”

Fehmi Koru – Yeni Şafak
Davos'ta yaşananların Türkiye'ye ve dünyanın dört bir köşesine yansımaları herkesi düşündürmeli. “Güçlü olan haklıdır” yanlış felsefesine isyan noktasına kadar gelen global kitleler, Tayyip Erdoğan'ın kişiliğinde, kendilerine dişli ve sözünü sakınmayan bir lider buldu.

Ali Bayramoğlu – Yeni Şafak
En çarpıcı ifade şuydu: “Gezegendeki çok kişinin söylemek istediklerini dile getirdi…” Bu sözler Türkiye'den değil Yunanistan'dan. Bu ülkenin devlet televizyonu NET Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önceki gün Davos'ta malum panelde söylediklerini ve tavrını böyle yorumladı.

Ali Bulaç - Zaman
Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta yaptıklarını nasıl anlamalı? Akla gelenleri sıralayalım: Bu bir seçim yatırımı mıydı? Hayır. Sonuçları itibarıyla başta İstanbul ve Ankara'da olmak üzere bütün Türkiye'de AK Parti'nin oylarına birkaç puan ekledi, ama Başbakan bunları bir seçim yatırımı olarak tasarlayıp yapmadı.

Mehmet Kamış - Zaman
Önceki gece bütün dünya bir moderatörün ve bir cumhurbaşkanının küstahlığını izledi. Hakemlerin amigoluğa yeltenmesi çok tehlikeli bir süreçtir. Hakem olarak atanan birisinin, en azından görüntüde olsa bile yansız durması gerektiğini söylemeye ihtiyaç yok.

A.Turan Alkan - Zaman
Halkın pek sevdiği ve tuttuğu o kinayeli tabirle söyleyelim, "bir kısım medya" denilen yayın organları, Davos meselesine çok fena bozuldular...

Merdiven

fotoğraf bu linkten alındı

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı?
Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

Ahmet Haşim

Sevdiğim Laflar -17

fotoğraf bu linkten alındı

Her ulus hak ettiği hükümet tarafından yönetilir.


Joseph De Maistre (1753 - 1821)
Fransız Filozof, Yazar

Yiğidin Hakkını Verdiler

photo by umidim

Haberleri varmış Volkan Babacan'ın başarısından; ne zaman haberleri oldu onu bilmiyoruz tabi, FBTV sabah haberlerinde; Hürriyet'in bugünkü spor haberleri arasında yer alan resimdeki manşeti, sabah 10:20 itibariyle gösterildi. Dün Siyah Ajanda'da görmüştüm ilk postu sonra ben de girdim. Bizim postlarla bir ilgisi yoktur muhakkak zaten yazma planları arasındadır.

Ama dün biz, bugün Hürriyet denk düştük demek ki, hoş oldu bizim için, Volkan için, Aragones haklı çıktığı için...

30 Ocak 2009 Cuma

Satılık Şiir

30 Ocak 2009 Cuma 0
fotoğraf bu linkten alındı

Ben sersemin biriyim
Oturmuş senin için aşk şiirleri yazıyorum
Ellerinin beyazlığından
Gözlerinin güzelliğinden bahsediyorum
Oysa ki sen bir ettir, ekmektir tutturmuşsun
Gözün dünyayı görmüyor
Al bu şiirimi, götür sat
Para ederse
Bir ekmek, yarım kilo pirzola al
Otur zıkkımlan

Ümit Yaşar Oğuzcan

Tekerleme

fotoğraf bu linkten alındı

Kasabın kokusu: Kandan, kemikten
Balıkçının kokusu: Tuzdan, balıktan
Hamamcının kokusu: Sudan, köpükten
Lağımcının kokusu: Boktan, sidikten
Senin kokun: Pudra, sabun
Benim kokum: Rakı, tütün
Ne ben yerineyim, ne sen sevin
Cümlemiz bir kokarız
Öldüğümüz gün

Ümit Yaşar Oğuzcan

Haberiniz Var mı?


Volkan Babacan, 21 yaşında, Fenerbahçe'nin, Demirel'in arkasında bekleyen ve her an kaleyi kapmaya hazır amadesi.

Türkiye Kupasındaki tüm maçlarda 90 dakika oynadı. Toplam 5 maç ve Fenerbahçe Türkiye Kupası'nda henüz gol yemedi.

Haberiniz var mı?

Önümüzdeki Bursa rövanş maçında da yemezse 6 maça çıkacak. Sonra yarı final ve final. Bakarsınız yıllar sonra kupayı kaldırırız ve ilk kez gol yemeden olur bu?

O zaman aklınıza gelir mi?

Kim Kime Benziyor


Robet Widmark
(1937 - ... ): İtalyalı dublör, oyuncu, gerçek adı: Alberto Dell'acqua. Türkiye'de de Cüneyt Arkın, Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu ile filmlerde oynadı.

Richard Widmark (1914 - 2008): Amerikalı oyuncu

Diego Lugano (1980 - ...): Uruguaylı oyuncu :) Fenerbahçeli futbolcu

Benzemiyorlar mı?

Dishonorable Moderator


'Gazze: Ortadoğu'da Barış' konulu Davos Zirvesi, 'beni az oynattınız ben bir daha oynamam' modeli bir çıkışma ile 2009'un en önemli olayları arasındaki yerini şimdiden aldı.

Henüz köşe yazarlarını okumadım, haberin vatandaş yorumlarına baktım, bir de bir kaç blogda değinildiğini gördüm. Genel kanı, başbakanımızın ne iyi ettiğini, ne güzel posta koyduğunu söyleyen ve haklı bulan yorumlardı.

Haklı gerekçeler vardı muhakkak. Ama daha diplomatik davranılması daha iyi olmazmıydı demekten kendimi alamıyorum. Tepkim moderatöre diyor sayın başbakan ama birilerinin de yaralarını kaşımış oldu sanki.

Hayır, hoşuma da gitti bir taraftan ama dış siyasette de duyguların yeri yok. Daha soğukkanlı ve diplomatik olmak gerekiyor derler diye bilirim.

Bu olayın nazarında, dış ilişkilerimizdeki, diplomatik destek ve köstek haritasını önümüzdeki günlerde tüm basın camiasında okumaya başlarız zaten.

29 Ocak 2009 Perşembe

Bisiklet

29 Ocak 2009 Perşembe 1
fotoğraf bu linkten alındı.

Oniki yaşındaki oğlan, ondört yaşındaki amca oğluna soruyor:

- Abi ablam yakında nişanlanıyor biliyorsun... Yaz sonu nikah varmış, bizim evde de konuşuyorlardı. Ben sana bir şey sormak istiyorum...

- Söyle...

- Bu nişan dedikleri ne? Evde sordum, 'Eh evlenecekler işte' diyorlar ama nişanlanınca ne oluyor, onu anlayabilmiş değilim.

- Hıııım... Zor soru, bak ben sana bir örnekle anlatayım...

- Dinliyorum.

- Diyelim ki Şubat'ta yarıyıl karnesini aldın, hepsini pekiyi getirdin. Sana bir bisiklet alıyorlar ve 'Haziran'da bütün dersleri pekiyi getir, sınıfı geç, bu bisiklet senin' diyorlar. İşte Şubat ile Haziran arasındaki o süre var ya, bisiklet senin ama binemiyorsun; o süreye 'nişanlılık dönemi' deniyor.

- Haa şimdi anladım, bisikletin var, evde duruyor; sen ona bakıyorsun o sana bakıyor; ama binemiyorsun ta ki sınıfı geçene kadar. Peki dokunmaya izin var mı?

- Vallahi onu ben de tam bilemiyorum; binmek kesinkes yasak da, galiba ziliyle miliyle oynayabiliyorsun!..

Gönüllü Tutsaklık


Aşık olan mı bekler böyle yoksa seven mi? Çizenin eline ve zekasına sağlık.

Hayata Tutunmak


Arşivime girenlerden, hayata tutunma isteğinin fotoğrafı.

Gelin Dostlar Yılışak


Kimse alınıp gücenmeye, ancak çok sevimli ve insanı güldüren şeyleri de yadsımak olmaz. Niyetimiz kesinlikle dalga geçme çabası değildir. Bir miktar tebessüm üretebilmek sadece isteğimiz. Belki Türkçe'de başka dillerde böylesi komik anların malzemesi olabiliyordur.

Neyse, hoşgörü ve tebessüm güzel şeydir.

27 Ocak 2009 Salı

Sevdiğim Laflar -16

27 Ocak 2009 Salı 1
(E.T.C. Werner - Myths & Legends of China )


Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen adamdır.


Konfüçyüs
(MÖ 551 - MÖ 479)
Çinli Filozof

Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli?

photo by

Doğum ile ölüm arasındaki çizginin adıdır ömür. Çizginin uzun yada kısa oluşu hem elinizdedir hem de değildir. Dünyaya, kendi pencerenizden bir bakıp geçersiniz.

Nasıl baktığınız, neye baktığınız, niye baktığınız, ne kadar baktığınız önemlidir. Çünkü o bakışlar, ömür denilen çizginin başlangıç ve bitiş noktası arasındaki boşluğa karşılık gelen yaşamın izdüşümleridir.

Sormadan, sorgulamadan, anlamadan, algılamadan gelişin sebeplerini, anlamlandıramazsınız kalışın amacını. Boş boş bakar ve gidişin bedbahtlığına teslim edersiniz gözlerinizin ferini.

Bir insan ömrünü neye vermeli, iyi bilmek gerek. Zira cepten yiyoruz ne kadar kaldığını bilmeden.

Açıl Susam Açıl


Haziran 2008, Sinop Kalesi'nde bir kapı

Lalezar


Mart 2008, Yıldız Parkı'nda Lale Bahçesi

Gün Doğarken


Eylül 2006, Yalova - Eskihisar feribotunda gün doğumu

Çakma

photo by

İnsanın bile çakmasının olduğu dünyada insan tarafından kullanılan, alınıp satılan şeylerin çakmasının olmaması mümkün müdür?

Bir korsan muhabbetidir gidiyor. Taklit, imitasyon yada argodaki kullanımıyla çakma ürünlerin piyasada bol miktarda arzı endam ettiği ve hatta kendi piyasasını oluşturduğu düzende bunun önüne nasıl geçileceğinin hesapları, planları yapılıyor. Bunu başarmak ne kadar mümkün yada değil bilemem; bu, işin uzmanlarının mücadele alanına giriyor.

Ama anlamadığım şey, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumları. Mesela, Aşkı Memnu dizisinde Firdevs hanımın 2 bin liralık geceliğinin sosyete pazarında çakmasının bulunabileceğini senaryonun içine katıştıranlar yarın korsan filmlerle mücadele için bayrak da açarlar bu memlekette. Cep telefonlarına mp3 yükletebilen yazılımı geliştirenler, mp3 çalarları üretenler yarın yazılımlarının çakması ile mücadele için biraraya gelirler.

Korsan kaset var, cd var, dvd var, giyim eşyası var, forma var, taksi var. Aklıma gelmeyen belki daha da çok fazla şey var. Hepsi kendine bir pazar bulmuş devam ediyor. Kimisi ortalıkta açtığı tezgahlarda, kimisi dükkanlarda belki de.

Bunun böyle olmasının sebebi ne acaba; bir dvd yi 25 liraya almak yerine, 25 lira verip 4-5 tane alma isteği olabilir mi? Yada maliyeti 5 lira olan kıyafete; 125 yerine aradaki etiket farkını indirime sayıp 25 lira verme isteği? Aşkı Memnu'da, 2 bin liralık gecelik sosyete pazarından 70 liraya alınmıştı mesela.

Aylık geliri 10-15 bin lira olan da, asgari ücret kazanan da film seyretmek, müzik dinlemek, giyinmek, tuttuğu takımın formasını almak istiyor. Mücadele şartları eşit olmayınca, birileri farkedip bu şartların eşit olmadığını; ben buradan bir kaynak yaratsam, hem şartları eşitleyip amme hizmeti yapmış olurum hem de para kazanmış olurum diyor. Alan razı, satan razı durumu çıkıyor ortaya yani.

Sürekli, gelir durumu birbiriyle çok orantısız olan vatandaşa, korsana hayır kampanyaları eşliğinde, çakma ürün almamaları, kullanmamaları gerektiği ve bunun hakka, hukuka aykırı bir durum olduğu empoze edilmeye çalışılıyor. Ancak çok başarılı olduğu söylenemez. Zira kaynakların musluklarını kapatmak kimsenin aklına gelmiyor yada yapılamıyor böyle bir şey.

Korsan ürünün engellenmesi konusunda sanırım sadece futbol takımlarımız başarılı. Orada da taraftarın aidiyet duygusu öne çıkıyor.

Hadi 5 kişi almasın, 10 kişi almasın ne değişecek? Almayacak olan 5-10 kişi için değişecek bir şey var mı? Ya, daha pahalılarını alıp ekonomileri biraz daha sarsılacak yada mahrum kalacaklar.

Bu, deniz yıldızı ve bilge hikayesi değilki iyi yönde değişsin. Hem hikayedeki bilge, kendini değil deniz yıldızlarını kurtarmaya çalışıyordu.

Kafasız Adam


Sinemada izlemek kısmet olmadı bir türlü. Biz de hanımla pazartesi gecesi sinema kuşağı yapıp evde izledik. Görüntü zaman zaman küçük donmalarla gecikmelere maruz bıraksa da gayet sağlıklı ve başarılı bir çakma olduğunu yadsımayacağım.

Neyse biz filme gelelim. Film piyasaya çıktıktan sonra filmin adından mütevellit bir sürü farklı mizahi türevi ortaya atıldı. Ülkenin siyasi ve ekonomik konjonktürü bazında çeşitli yakıştırmalarla onsuz adam, bunsuz adam, şunsuz adam gibi isim tashihlerine maruz bırakıldı.

Ben de filmi izledikten sonra bu furyaya katılmak konusunda pek çekimser kalmadım, başlıkta da görüldüğü üzere bir yakıştırma yaptım. Benimki, ülkenin durumuyla ilgili atıfta bulunma çabası değil. Filmin adının Issız Adam yerine Kafasız Adam olması gerektiğini düşündüm sadece.

Nihayetinde bir senaryo, kafada kurgulanmış, roller biçilmiş ve herkesin neyi oynayacağı belirlenmiş. Ötesi boş laf. Gerçi bunları yazıyor olmakta boş.

Ama ayıp be kardeşim. Etrafta kazanova gibi dolaşıp seksin her türlü fantezi durağına uğra, sonra canım -cağnım diye okunacak- kıza takıl, ayart, annenle bile tanıştır ama 'ben aşkı beceremiyorum, beni kendi halime bırak' ayağı çek, tekrar dön hoyrat hayatın içine. Seneler sonra kuyruğu kısılmış it gibi pişmanlığının muhasebesini yap. Neymiş efendim ıssız adammış. Bunun ıssızlıkla ilgisi yok ki; resmen kafasızlık.

Filmin müzikleri de güzeldi. Zaten filmi izlemeden çok önce müziklerini dinlemeye başlamıştık. Ayla Dikmen, Nil Burak, Hümeyra ve Semiramis Pekkan'ın söylediği parçalar gerçekten keyif verici ve eskilere götüren parçalardı. Ayla Dikmen dönemine yetişemedim canlı dinleme şansım olmamıştı ama diğerlerini tek kanallı TRT dönemlerinde dinleme şansım oldu. Bilhassa Nil Burak Sen de Başını Alıp Gitme ile özdeşleşmişti. O dönemden hatırladığım ve en çok bilinen şarkısı da budur -ve şarkının sözleri kendisine, müziği Cem Karaca'ya aittir.- Ki 1980 öncesi jenerasyondan kime sorsanız benzerini söyleyecektir. Coşkun, kulakların çınlasın.-

Nil Burak gibi diğerleri içinde aynı durum geçerlidir diyeceğim ama Ayla Dikmen hakkında fazla fikir sahibi değilim. 1990'da vefat ettikten sonra bugünlere taşınacak herhangi bir eserinin kalmaması da normal görünüyor. O günlerden, hayatta olup hala müziğiyle isminden söz ettirebilen sadece Ajda Pekkan'dır.

Sanırım Ajda Pekkan dışındakiler 1980 sonrası jenerasyona yabancıdır. Ebeveynleri bir takım plakları, 45 likleri arşivlerinde bulundurmadılarsa eğer.

Hasılı kelam, film güzeldi. Çağan Irmak imzalı olup da güzel olmama ihtimali üzerinde artık durmuyorum. Müzikler güzeldi.

Özetle pazartesi gecesi sinema kuşağı güzeldi.

Ulak


Vizyonu çok sıkı ve yakından takip etmediğimiz için genelde gecikmeli de olsa kendi çapımızda iyi bir izleyici olmaya çalışıyoruz.

İzlediğim son film Çağan Irmak'ın Issız Adam'ı oldu. Filmden sonra bir şeyler yazma isteği hasıl olunca internette biraz araştırma yapayım dedim. Hem film hem de Çağan Irmak hakkında yazılıp çizilenlere göz attım. Daha evvel Mustafa Hakkında Herşey ve sonrasında Babam ve Oğlum'u izlemiştim. Arada Ulak'ı atladım ama internette incelerken ona ait olduğunu bilmediğim ve izlediğim filmlerle de karşılaştım. Günaydın İstanbul Kardeş mesela.

Keyifle izlenen dizilere de imza atan Çağan Irmak'ın filmografisini aşağıdaki linkte görebilirsiniz. Fanları vardır ve muhakkak, ki, ezbere de biliyorlardır. Ben yine de 27 senaryo yazarlığı ve 15 film yönetmenliği içeren kronolojiyi paylaşayım.

Çağan Irmak filmografi için tıklayınız.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Beckham'ın Mabatı

26 Ocak 2009 Pazartesi 3

Mim

Mim, sesi ve sözü kullanmadan yapılan pandomim sanatının kısaltılmış adı olarak geçmiştir literatüre. Ayrıca farklı tanımlamaları ve anlamları da mevcuttur. Bkz TDK

Son dönemde blog yapanlar tarafından uygulanan bir çeşit elim sende oyununa döndüğünü gördüm. Tam olarak nasıl cereyan ettiğini henüz çözebilmiş değilim ama, yaklaşık olarak şöyle ki; bir blogcu, seçtiği bir konuyla ilgili sanal çevresindeki diğer blogculara; 'Ahmet, Mehmet, Ali, Veli size bu konuyu ittirdim hadi bakalım sizler de karalayın bir şeyler' şeklinde söylemde bulunuyor. Tabi bunu kendi blogunda yazılı olarak yapıyor ve mimim sen de başlıyor. Yanlışım varsa birileri düzeltir elbet. Akabinde o blogu takip eden ve ismi geçen blogcular da belirtilen konuda yazı yazıyorlar ve bu bir saadet halkası şeklinde devam ediyor.

Aslında eğlenceli olduğu da söylenebilir. Bir nevi beyin fırtınasına dönüştüğü vakimidir bilmiyorum ama herkes kendi cihetinden, ilgili konuda söyleyeceğini söyleyip bu halkanın içinde yer almaya çalışıyor.

İlk paragrafta da belirtiğim gibi; mim, pandomim sanatının kısaltmasıdır. Ve bu işin üstadı da yukarıdaki resimde görülen Fransız Marcel Marceau olmuştur.

Ülkemizde ise tek kanallı TRT dönemlerinde hatırladığım kısa pandomim gösterileri vardı. İnternetten baktım, bu işi yapanlar arasında ülkedeki ilk kişi; Erdinç Dinçer olmuş. Perihan Abla, Bizimkiler gibi dizilerden hatırlarsınız. Bir diğer bilinen mim sanatçımız da Ulvi Arı imiş. Bkz Vikipedia

photo by

Anlatamıyorum!


Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.


Orhan Veli Kanık

25 Ocak 2009 Pazar

Zambak

25 Ocak 2009 Pazar 0

Mayıs 2008, makro denemeleri

Acıların Çocuğu


Daniel Güiza geldikten sonra bir takım bilirkişiler golcülüğü hakkında yorumlar yaparak küçümseyici tavırlar içerisinde görüş bildirmişlerdi. Evvelki postlarda buna dair kendi penceremizden yorumlarımızı yapmıştık biz de.

İşin kötüsü, Güiza hakkında olumsuz görüş bildiren ve küçümseyenlerin söylediklerini haklı çıkarmaya devam eden bir Güiza izliyoruz geldiğinden beri.

Güiza, Fenerbahçe'nin gol yollarındaki ilacı henüz olamadı, bu gidişle olur mu, bir patlama yapar mı bilinmez ama; Küçük Emrah büyüyüp de Emrah olalı beri, memlekette ortaya çıkan 'Küçük' Emrah açığını kapattığı kesin.

Üstte bulduğum bir kaç resimdeki yüz hali, bakışları, duruşu, hayatında sürekli, anlaşılmaz ve gereksiz bir acı taşıdığı hissini veriyor.

Mektep Aşıkları


Mayıs 2007, bir makro denemesi

Telif Hakkı


Yaptığımız ve yapacağımız her alıntıya ait telif hakkının, sahibine olan aidiyeti bakidir. Bu sebeple bilgisine haiz olduğumuz her 'alıntı'da mutlaka isim yada mahlasları ne ise belirtmeye çalışıyoruz.

Bulamadıklarımız yada emin olmadıklarımız genelde, tırnak içinde ve anonim mahlası ile yer almaktadır.

Tüm bunlara rağmen telif hakkı isteyenler varsa; yaptıklarını beğenme, sevme ve sevebilmesi muhtemel bir potansiyel ile paylaşma hakkımızdan vazgeçebiliriz.

Beğenmek, sevmek ve isim belirterek paylaşmak da telif hakkının bize düşen payıdır diye düşünüyorum.

Zira, hasıl olan maksadımızda ticari bir kaygı taşımadığımızdan ve dahi bilvesile reklamını yapıyor olduğumuzdan, bizim hak talep etmemiz bile söz konusudur.

İşin latifesi bir yana, atladıklarımız, gözden kaçırdıklarımız varsa, ki, olmuştur yani; sürçü hal ettiysek de affola.

Hepsinden Beter


Kimi insan derbeder,
Ömrünü heba edip gider.
Kimisi maişet derdine düşmüş,
Rahattan bihaber.
Olmayacak işler peşinde,
Kimisi taban teper.
Kimisi dul, kimisi öksüzdür;
Alınyazısı kahreder.
Aklından zoru var kiminin;
Merhamet ister.
Ben sevda çekerim,
Hepsinden beter.

Cahit Sıtkı Tarancı

Memleket İsterim


Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı Tarancı

La Isla Bonita

Alizee - La Isla Bonita

Şarkı 1980 sonlarından. Listelerde uzun süre üst basamaklarda yer almış ve Madonna ile sevilmiş bir parça. Söyleyen, Fransız genç bir şarkıcı.

Şarkı da, şarkıcı da birbirlerini tamamlamışlar sanki. Alizee'nin sesinin iyi olmadığını söyleyenler de var.

Ama olsun ne önemi var ki; buyrun siz kendiniz karar verin.

Fransız Sokağı


Mayıs 2006, Fransız Sokağı

24 Ocak 2009 Cumartesi

Deli, Taş ve Kuyu 2

24 Ocak 2009 Cumartesi 1

Atilla Olgaç'ı ilk kez Vay Anam Vay adlı sitcom tadındaki dizi de damat Feyzullah olarak izlemiştim. Dindar, ama her mevzudan kendine göresini çıkartmaya çalışan kurnaz bir aile babasıydı. Sonra Kurtlar Vadisi'nde gördüm. İki filmde de, bana göre oynadığı rolün hakkını veren, üzerine biçilen rolün sırıtmadığı bir oyuncu idi. Naçizane fikrim bu. Zira işin erbabı değiliz, hamakat seviyesinde bir irdelemenin içine girmek doğru olmaz bu yüzden.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı zamanında öldürdüğü Rumlardan bahsettiği bir haber okudum. Ne diye, hangi maksat dahilinde söylenen sözlerdi kestirememiştim. Ki amaç ne olursa olsun böyle bir beyan hiç hoş durmuyor, hiç bir insanın dilinde. Ne zaman ve ne için yapılmış olursa olsun.

Akabinde, bugün neredeyse bütün gazetelerin manşetlerinde Atilla Olgaç var. Üstelik dış basında; özellikle Rum ve Yunan basınında bu konunun üzerine gidildiği yazılıp, çiziliyor.

Velhasılı memleketin delisi de, taşı da, kuyusu da bitmiyor.

Acaba herkes aynı kuyuya mı atıyor?

Romantik Serseri


Yorumsuz

(Resimdeki amcanın affına sığınarak...)

Sensizlik Çok Zordu


Ne iyi ettin de geldin süper lig.

Daha beraber yürünecek çok uzun yolumuz var.

Dün, Ankaraspor - Konyaspor maçı ile başladı ikinci yarı ve özlediğimiz futbol geri döndü.

Ankaraspor kazansın diyordum, öyle oldu. (3-0)

Bugünkü maçlarda;

Kayseri'den galibiyet bekliyordum ama Gençlerbirliği deplasmanda hızlı başladı. (1-3)

Sivas maçı umduğum gibi; Sivas: 2 Galatasaray:0

Eskişehir - Gaziantep maçı Gaziantep'in diye düşünüyordum,
beraberlik çıktı. (1-1)
Ankaragücü - Antalya maçında Antalya'dan yanaydı gönlümüz,
öyle de oldu. (0-1)

Akşama, Beşiktaş - Denizli maçı var; farketmez, iyi oynayan kazansın.

Yarınki Maçlar;

Bursa - İstanbul B.B
Kocaeli - Hacettepe
Fenerbahçe - Trabzon

Gönlümüz Bursa ve Fenerbahçe'den yana, diğer maçı iyi oynayan kazansın deyip geçelim.

Artık Anadolu'dan Trabzon dışında bir şampiyon çıksın, değişsin şu makus talih.

Fotoğraf: http://www.paylastikbiz.com

Zaten Hep Yeşildi...


Haziran 2008, köyümde bir makro denemesi

Galata


02 Ocak 2007, Galata civarında kahvaltı

Stay Hungry, Stay Foolish

Altyazılı

1 ceo, 1 dünya devi teknoloji şirketi, 1 diploma töreni ve 3 güzel hikaye; hepsi hayatın içinden.

23 Ocak 2009 Cuma

Kızım

23 Ocak 2009 Cuma 2

Köyde bir başına dolaşıyordu. İlgi ve sevgi bekliyordu etrafındakilerden. Kim yakınlık gösterse onun yanında kalmayı tercih ediyordu. Güzel bir yaz gününde tanışmıştık kendisiyle. Aldığımız topkeklerden, çokoprenslerden ona da veriyorduk. Öğrenci hali bizim ki, kendimize ancak bakıyorduk ya, kendimize bakarken tükettiklerimizi onunla da paylaşmaya başladık.
Bu paylaşımın aramızda sıkı bir bağ oluşturacağını düşünmemiştik o zamanlar. Bir kaç gün böylece sürüp gitmişti, ona hep, her zaman takıldığımız kafenin önünde rastlıyorduk. Bu rastlaşmalar bir süre sonra bir aidiyete dönüştü.

Okul sonrası gecenin onikisine kadar takıldığımız kafeden eve giderken bizimle birlikte gelmeye başladı. Kapının önünde yatıyor, sabah bizimle beraber okula kadar geliyor, biz çıkana kadar bekliyor ve yine bizimle beraber kafenin yolunu tutuyordu. Siyah, simsiyahtı. Uzun sayılabilecek tüyleri vardı. Kendi halindeydi. Irk olarak öyle ciddi bir özelliği yoktu. Bildiğin, sokakların müdavimiydi işte. Ama şirindi, çok şirin ve çok aptal görünümlüydü. Sevimli bir aptallık yani.
Günlerimizi, gecelerimizi, yediklerimizi, eve giden evden dönen yollarımızı paylaşıyor hayatı artık beraber geçiriyorduk.

Yaz sona ermiş sonbaharın kokusu sinmişti topraklara ve hava rüzgarlı oluyordu artık, soğuktu. Ev arkadaşlarımdan Panik, –öyle derdik biz kendisine- üşümesin diye, her akşam kapının önünde yattığı yere, büyükçe eski bir paspas sermişti. Yağmurlar başlayıncaya kadar onun üzerinde yatıp, sabahı ve bizim kapıdan çıkışımızı orada beklemeye başlamıştı artık. Yağmurlar başlayınca yeni bir çözüm bulmak gerekiyordu. Aklıma, kaldığımız evin arkasındaki kömürlük geldi. Çağırdım, düştü peşime, kömürlüğe kadar götürdüm, artık orada yatmasını ve havanın yağmurlu olduğunu anlatmaya çalıştım kendisine. Yine aptal aptal, ama çok sevimli ve şirin baktı yüzüme eğip kafasını yana doğru. Ben çıktım kömürlükten o da geldi peşimden, belli ki anlamamıştı meramımı. Sonra aklıma birden üstünde yattığı paspas geldi. Aldım paspası, götürüp serdim kömürlüğe, hah işte; artık burada bunun üzerinde yatacaksın. İkiletmedi sözümü, kıvrıldı paspasın üzerine, kaldırdı gözlerini, melûl melûl bakıp, sanırım teşekkür etti.

Günler öylece geçip gittiler. Sonbahar geçti, kış geldi geçti. İlkbaharı devirdik birlikte, yaza doğru adım adım ilerlemeye başladık. Artık deniz mevsimi de gelmiş otostopla sahil kasabaları turlarımız başlamıştı. Bizimle beraber otostop çektiğimiz karayoluna kadar gelirdi. Biz biner bir arabaya giderdik, o dönerdi köye, kafenin önüne. Akşamları kafenin önünde buluşur yine evin yolunu tutardık beraber.

Bir gece, evde otururken arkadaşlarla, dışarıdan bir inilti sesi geldi. Ağlamakla karışık, çaresizliğin imdat çığlığına benzer iniltiler odanın penceresinden evin içine doğru belli belirsiz doluyordu. Merakla fırladık dışarıya, sokak lambasını açtık. Gecenin karanlığında simsiyah bedeni kamufle olmuştu, zor seçtik kendisini. Evimiz iki katlı bir binanın zemin katıydı ve tam karşımızda da ev sahibi oturuyordu. Ev sahibimizin evinin köşesinde duvarları yüksek içi ağzına kadar dolu bir kuyu vardı. Nasıl becerip çıktıysa kuyunun üzerine artık, karanlıkta bastığı yeri göremeyip içine düşmüştü. Başı dışarıda kuyunun kenarından bakıyor ve çıkmak için çırpınıyordu. Koştum hemen çıkartmak için tuttum, çektim ama öyle ağırlaşmıştı ki ıslanınca; bir iki zorlamadan sonra o bir yere savruldu ben ayrı bir yere. Silkelendi bir güzel üzerindeki sulardan arınmak için ve yine kömürlüğün yolunu tuttu.

Yaz gelmiş, okul tatile girmişti. Herkes tatilini geçirmek üzere memleketlerine dağılıyordu. Biz de yolunu tuttuk memleketin, önce Allah’a sonra kendisine emanet ettik kendini. Tatilden sonraki dönüşte artık yalnız değildi, içinde bir can belki de canlar taşıyordu. Hareketleri ağırlaşmış, daha durgun daha ağır aksak yaşıyordu. Ne kadar sürdü hamilelik süresi hatırlamıyorum ama her sabah heyecanla bekliyorduk yeni misafiri yada misafirleri.

Bir sabah uyandığımızda kömürlükten gelen sesleri duyup fırlamıştık yataklardan. Kömürlüğe koştuk hemen, tam 15 tane yavrusu olmuştu. Avuç içi kadardı hepsi, ıslak ve yapış yapıştılar. Bir kaç tanesi doğum sırasında yada doğduktan hemen sonra ölmüşlerdi. Onları aldık, arka bahçeye gömdük. Yapabilecek en iyi şey de oydu o an. Lohusalık dönemi çok uzun sürmedi, ayaklandı tekrar ve yavruları da çabucak büyüdüler. 1 iken 10 olmuştu sayıları. 5 tanesini arka bahçeye defnetmiş 1 tanesini de çaldırmıştık.

Şimdi 10 kişilik bir ailesi vardı. Renk renk, tombiş tombiş yavruları vardı. Akşam gelirken süt getirir, bahçe de süt içirirdik.

Yavrular büyüdükten bir süre sonra ev sahibimiz artık kredimizin dolduğunu, kümes hayvanlarına zarar verir duruma geldiklerini ve komşuların da şikayet ettiğini söyledi. Gönderin bir yerlere daha fazla kalırlarsa zararları daha çok olur dedi. Zaten bir kısmını arkadaşlara dağıtmıştık. Kala kala 4-5 yavru ve anneleri kalmıştı. Üst katta oturan komşumuz bir Uzman Çavuş idi. İsterseniz ben onları alayım dedi, birliğe götürürüm orada askerler onlara iyi bakarlar. İstemeye istemeye razı olduk. Yapacak fazla da bir şey yoktu.

Bir sabah gelip aldılar yavrularıyla beraber. Yavruları alıp koymuşlar minibüse ama onu bindirememişler bir türlü. Sabah sabah kapıyı çaldılar alacaklı gibi. Fırladım yataktan ne oluyor diye. Minibüsü görünce anladım tabi. Komşu; yavruları aldık dedi, ama onu bindiremiyoruz bir türlü minibüse, yardım et bize. Düşünmedim çok fazla, düşünemedim belki de düşünmek istemedim. Atladım minibüse gel dedim, gel kızım. Peşimden atladı hemen ve indim ben, kapandı kapı ardımdan, ardından.

O ne hissetti, neler düşündü bilmem. Benim içim burulmuştu ama çabuk attım üzerimden kederi. Normale döndü hayatım kısa sürede. Umarım, mutludur ya da mutlu olmuştur, yaşıyorsa hep mutlu olur .

13 yıl evvel ilk ve belki de son defa bir köpeğimiz olmuştu.
Adı ‘Kızım’dı.

Sevdiğim Laflar -15


Kötümser yalnız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı görür, gerçekçi tünelle birlikte ışığı ve de gelecek treni görür.


J. Harris (... - ...)
...

Bizim Egomuz Yeter


Fanatik'in bugünkü haberlerinden biri; internet sayfasında dünyanın en büyük takımları sıralaması verilmiş.

Malum istatistik federasyonu (Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu) 1991'den beri yaptığı bir çalışma sonrası listeyi açıklamış. Liste toplamda kaç takım içeriyor bilmiyorum ama ilk yüz arasına 3 takımımız girmiş. Tabi yadsımamak lazım, dünyada binlerce takım var, ilk yüze girmek önemli bir başarı.

Bizden listede 4 takım var. 3 tanesi ilk 100 içinde.
Sıralama şöyle;

41. Galatasaray
79. Fenerbahçe
87. Beşiktaş
184. Trabzon

Kel başa şimşir tarak hesabı...

İlk 10 mu dediniz buyrun; Linki burada

Eğreti Gelin


Linkte Hüriyet'in internet sayfasında bir Ribery haberi var. Galatasaray eski yöneticilerinden Fatih Gökşen Radyospor'da Ribery ile ilgili bir anısını paylaşmış. Linki burada görebilirsiniz.

Ribery, kaçarcasına gitti diye anımsıyorum Galatasaray'dan, sanırım para da kazandırmadı giderken yada Galatasaray Ribery'den para kazanmayı beceremedi. Artık her ne şekilde olduysa.

Linkteki açıklamaları okuyunca üzüldüm. Hem Ribery'nin tasvir edilen haline ve bugünkü geldiği noktada geçmişini unutmuş olmasına hem de bir yöneticinin böylesi basit ve gereksiz bir noktayı deşifre ediyor olmasına üzüldüm.

'Zamanında açtın, sayemizde adam oldun da şimdi neyi beğenmiyorsun be adam' ifadesindeki yakışıksızlık insanı iğreti -eğreti- ediyor.

Keşke büyüklük sizde kalsaydı.

22 Ocak 2009 Perşembe

Prangalar

22 Ocak 2009 Perşembe 2

Haziran 2008, Eski Sinop Cezaevi'nden geriye kalanlar...

T.A.K


Zeki Kayahan Coşkun tarafından yazılmış bu kitap geçti elime.

Çerez niyetine abur cubur gibi bir solukta okunup bitirilebiliyor.

Adından da anlaşılacağı üzere yurdum insanının geçmişten beri süre gelen alışkanlıklarının hayata yansımaları hakkında derlenmiş bir davranış listesi demek yanlış olmaz kanaatindeyim.

Hani yurtdışında iken bir insanın Türk olduğunu nasıl anlarsınız geyiği vardır ya; ona benzer öğeleri barındıran, eğlenceli bir kitap.

Hayatın çeşitli safhalarındaki davranış modellerimizi irdeleyen bir küçük rehber.

Özel mesajlar almayı yada çok önemli buluş yada keşifler yapacak bir takım doneler yakalamayı hayal etmeyin üzülürsünüz.

Ama, güleceğiniz, hoş vakit geçireceğiniz ve hayatınızdan kesitlerle mutlak surette karşılaşacağınız pasajlar var.

Son postlar da ne hikmetse reklam barındırdı hep.

İsminizin Barkodunu Biliyormusunuz?


ismi didikle diye bir site yapmışlar. Bana da e-posta ile geldi, kendi adımı araştırdım. Boşa koysan dolmayacak doluya koysan olmayacak bir takım istatistikler var. Yani öyle işinize yarayacak bir şey bulmayı umuyorsanız hayal kırıklığı olur.

Ama eğlenceli bir site.
İnsanların duymaktan en çok hoşlandıkları kelimenin kendi isimleri olduğunu varsayarsak -ismini sevmeyenler dışında- kendi isimleri ile ilgili gereksiz de olsa bir takım bilgileri görmekten de hoşlanır insanoğlu mantığıyla yapılmış bir site bence.

Mesela ben, ismimin mors alfabesindeki karşılığını öğrenmiş olmaktan keyif aldım; (..---..-)

Deli, Taş ve Kuyu


Fotoğraf Hürriyet'ten.

Hürriyet, sms kanalıyla en büyük taraftar kimde var anketine kalkışmış. Buradaki büyüklük sanırım nicelik olarak yani çokluk kapsamında ele alınıyor olmalı. Yaşça yada ebat olarak falan değildir diye düşünüyorum. Yoksa maazallah çokluktan geçtik ebat yarışına girilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmasın. Artık neyin ebatını ölçü alırlar Allah bilir.

Yıllar evvelinde Ali Şen 25 milyon Fenerbahçe taraftarı olduğunu beyan etmişti. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Herkes bu lafın etrafında dönüp dolaşmaya başladı. Son dönemde Adnan Polat'ın benzeri bir ifadesi hayat buldu muhterem medyanın güzide satırlarında.

Bir gün birinin attığı taşı kuyudan çıkarmaya hevesli bir yığın muhterem şimdi çeşitli mecraları kullanarak anketler düzenleyip bir sidik yarışına girdi, böyle de gidiyor.

Bunun, sonu hayırlara çıkası bir tarafı var mı kestirmek zor.

Pardon, siz hangi takımı tutuyorsunuz?

Kıyabilirmisiniz?

YANMADAN SÖNEN IŞIK!

1.GÜN;
BUGÜN VAR OLMAYA BAŞLADIM.HENÜZ ANNEMİN HABERİ YOK KIZ OLACAĞIM VE ÇİÇEKLERİ ÇOK SEVECEĞİM...

15.GÜN;
BİRAZ BÜYÜDÜMSE DE BİR HAREKET YAPACAK KUDRETTE DEĞİLİM.

20.GÜN;
AĞZIM TEŞEKKÜL ETMEYE BAŞLADI BİR YIL SONRA GÜLEBİLECEĞİM İLK SÖZÜM "CANIM ANNEM" OLACAK.

30.GÜN;
KOLLARIM VE BACAKLARIM BİÇİMLENMEYE BAŞLADI İKİ SENE SONRA KOŞARAK ANNEMİN BOYNUNA SARILACAĞIM.

40.GÜN;
PARMAKLARIM ÇIKMAYA BAŞLADI. ONLARLA ANNEMİN YÜZÜNÜ OKŞAYACAĞIM.

45.GÜN;
ANNEMLE DOKTORA GİTTİK. VARLIĞIMDAN HABERDAR OLDU. YOKSA BENİ
SEVMİYORMUSUN ANNECİĞİM..YAKINDA KOLLARININ ARASINDA OLACAĞIM.

65.GÜN;
YÜZÜM TAM OLARAK BİÇİMLENDİ. KEŞKE ANNEME BENZESEM. BENİ ÇOK SEVECEKMİSİN ANNECİĞİM.

70.GÜN;
ARTIK ÇEVREME BAKABİLİYORUM.SEN NASIL BİR VARLIKSIN ANNECİĞİM AH BİR GÖREBİLSEM..

80.GÜN;
KALBİNİN SESİNİ DUYABİLİYORUM ANNECİĞİM SEN DE BENİMKİNİ DUYABİLİYORMUSUN..

84.GÜN;
BABAMLA KONUŞTUNUZ ANNECİĞİM. BEN DÜNYAYA GELMEK KOLLARINDA UYUMAK
İSTİYORUM. YÜZÜNE BAKMAK İSTİYORUM..

85.GÜN;
AHH ANNECİĞİM... NEDEN YAVRUNU İSTEMEDİN?....
ANNECİĞİM!!!!!!! ANNECİĞİM!!!!!!!



Yıllar evvel koparılmış bir takvim yaprağından....

Suç Kimde?


Sorumluluk üzerine yazılmış en güzel yazı budur diye düşünüyorum. Yıllar evvelinden arşivime girmiş bu yazıyı da paylaşmak istiyorum.

Öykümüzün kahramanları "Herkes", "Birisi", "Herhangi biri" ve "Hiç kimse" adlı 4 kişidir.

Ortada "Herkes“ ten yapması istenilen bir iş vardı."Herkes" bu işi kesinlikle "Birisinin" yapacağına inanıyordu."Herhangi birinin" yapabileceği bu işi nedense "Hiç kimse" üzerine almadı."Birisi" bu duruma çok üzüldü.Çünkü yapılması gereken iş "Herkesin" işiydi. Fakat bu işi "Herkesin“ yapmayacağını "Hiç kimse" aklına bile getirmemişti."Herkes" ise konuyu nasıl olsa "Herhangi biri" yapar gözüyle bakıyordu.

Sonunda "Herkes" "Herhangi birinin" yapabileceği fakat "Hiç kimsenin" yapmadığı bu işin suçunu "Birisinin" omuzlarına yükledi.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Çatlatmayacak Kadar!

21 Ocak 2009 Çarşamba 0
Arşive kalkmış olanlardan çok güzel bir hikaye. Sahibini bilmiyorum o yüzden 'anonim' deyip geçiyorum.

Hoca vaaz vermek istediği salona girmiş. Salon, ön sırada oturan
seyis dışında boşmuş. Konuşup konuşmama konusunda düşünen hoca
sonunda seyise sormuş:
"Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mı,
yoksa konuşmamalı mıyım?"

Seyis cevap vermiş:
"Hoca ben basit bir insanım, bu konulardan
anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin
kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim."

Bu sözlere hak veren hoca duaya başlamış. İki saatin üzerinde
konuşmuş durmuş, duadan sonra kendini mutlu hissetmiş,
dinleyicisinin de vaazın çok iyi olduğunu onaylamasını bekleyerek
sormuş:
"Vaazımı nasıl buldun?"

Seyis cevap vermiş:
"Sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu
konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip
biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim dedim
ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı
çatlatmazdım."

Replik Harikalarımız


-Güzel oldugunuz kadar küstahsiniz da.
-Annecigim, ben bu amcayi cok sevdim. Ona baba diyebilir miyim?
-Bana annemi tekrar anlatir misin babacigim?
Senin annen bir melekti yavrum.
-Neden agliyorsun annecigim?
Hayir yavrum aglamiyorum. Gozume toz kacti.
-Benim de senin yaslarinda bir oglum vardi evladim.
-Seni sevmiyorum, seninle oyun oynadim, bunu anlamadin mi hala.
(Aktor veya aktrist amansiz bir hastaliga -genellikle ince hastaliga-
tutuldugu zaman sevgilisine soyledigi ilk cumle.)
-Annen sen dogarken öldü yavrum.
-N'olur gercegi soyleyin doktor yasayacak miyim?
-O kizla evlenirsen, seni mirasimdan mahrum, evlatliktan men ederim.
-Nayir Necla, n'olamaz.
-Hayir siz kovmuyorsunuz, ben vazifemden istifa ediyorum.
-Tanrim, bu resim... Bu resim.
-Ben fakir bir gencim, sen ise zengin bir fabrikatorun kizisin.
-Biz ayri dunyalarin insaniyiz.
-Aman tanrim, göremiyorum... Göremiyorum.. Kör oldum.
-Görüyorum... Gürüyorum..
-Evlenince pembe pancurlu bir evimiz olacak.
-Aman Allahim, ne kadar mesudum.
-Hayir.. Durun.. Kemal sucsuzdur.. Aradiginiz suclu benim.
-Bizim bu dunyada yasamaya hakkimiz yok mu be hakim bey abicim. Ha?
-Bu ses.. Bu ses.. Olamaz, git.. Git buradan..
-Vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla.
-Üstlendigin vazife cok mühim Kemal, bu görevi layikiyla yapacagindan eminim.
-Ben kör bir gencim, hayatimi keman calarak kazanirim.
-Rica ederim duygularimla oynamayin.
-Sen arkadasimin askisin.
-Sizi ebediyete kadar bekleyecegim.
-Lutfen haddinizi biliniz.
-Metanetinizi muhafaza ediniz. Tanridan umit kesilmez.
-Tanrim ne kadar bedbahtim.
-Bana yillar once cilgincasina sevdigim bir kadini hatirlattiniz.
-Babanin kanini yerde koma ogul.
-Iste bana yazmis oldugun ask dolu mektuplar. Meger hepsi yalanmis.
Al bunlari.
-Hayir Tamer... Olaylar sandigin gibi degil.
-Fakirsin sen.. Fakir.. Fakir..
-Beni paranla satin alabilecegini mi sandin?
-Bu resimdeki amca kim anne?
-Sen kac yigidim, ben onlari oyalarim.
-Hayir.. Hayir.. Tertemiz hislerimle oynadin benim.
-Biliyordum.. Olmedigini biliyordum Rifat.
-Oh ne saadet.
-Yaa Justinyanus, iste buna Osmanli tokadi derler.
-Yettim yigidim.
-Yavrum Istanbul sana neler etmis?

The Mountain in My Village


Haziran 2008'de köyümden bir dağ manzarası