30 Nisan 2009 Perşembe
Zor Olan!
Çocuk Pornosu!!!
Çocuk pornosunu durdurmak için 1 milyon maile ulaşılması gerekiyormuş. 1 milyon mail olunca çocuk pornosu yayınlayan tüm siteler kapatılacakmış. Çok samimiyetsiz görünüyor.
Madem kapatılma imkanı var, niye 1 milyon mail olmasını bekliyorsunuz? Yada 1 milyon maile ulaşınca ne olacak; güvenlik güçleri yada bir takım çocuk haklarını koruyucu kurum ve kuruluşlar otomatik olarak harekete mi geçecek ya da çocuk pornosu sunan siteleri yapan densizler; "ulaaannn 1 milyon maile ulaştılar, hadi hemen kapatalım bu siteleri" mi diyecekler.
Bana mantıklı 3-5 satır bir şey yazın, hemen mail listemdeki herkese göndereyim bu maili.
Obama, Şubama, Bubama...
Gelecek nesillere taşınması gereken, müziğimizin ve insanımızın seviyesinin geldiği noktayı gösteren ibretlik bir hikaye...
Ama kısa bir hikaye; zihinsel mal varlığı, sadece şuurunun açık olmasından ibaret olan birinin yazdığı bir hikaye.
Hikayenin satırları burada, bir de klibi var ki; dillere destan!
Doğal Olarak...
Yakınlardaki başka birisi, ona; onu surekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler. Ama Hintli adam şöyle der:
'Sokmak, akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden, sokmak akrebin doğasında var diye, kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?'
26 Nisan 2009 Pazar
Versiyon
Rahmetli annemin Yaşar olarak düşündüğünü ama doktor tavsiyesi ile Ümit koyduğunu daha evvel paylaşmıştım. Orijinal haliyle Ümit olan ismimin farklı zamanlarda farklı ağızlardaki telaffuzları muhtelif değişiklikler gösterdi;
Rahmetli babannemin dili dönmeyince Umut ismini yakıştırdı bana, doğaçlamaydı tamamen. Yine rahmetli olan, anneannem, sanırım yine dil dönmesiyle ilgili bir sorundan mütevellit Umit diye hitap ederdi.
Bu, dil dönememeleri benim adımı çeşitli şekillere döndürüp durdu hep. Bir kuzenim, Ümüt derdi. Çocukluğumun İstanbul'da geçen kısımlarında, oturduğumuz mahalledeki bir komşumuzun kızı en bomba telaffuzu yaptı; İmit.
Yolun ilk yarısını geride bırakıp ikinci yarısını tabelaya yansıttığımız günlerde artık merak içindeyim. Acaba daha yeni, daha farklı bir telaffuz durumu olacak mı diye?
The Life of David Gale
Türkçe olarak, Ölümle Yaşam Arasında denilen filmi izledik. 2003 yapımı ve başrollerde Kevin Spacey ile Kate Winslet var. Titanic'ten sonra Winslet'i ikinci kez bir filmde izlemiş oldum. Sırada oscarlı filmi Reader var. Kısmet olursa onu da hep beraber izleriz herhalde.
İzlediğimiz filme gelince, konu açıklamalarında aktivist biri olarak bahsedilen; Teksas'daki idam yasasının kaldırılması için idealist bir mücadele veren ve bu uğurda ölümü göze alan bir adamın hikayesi var.
Çoğumuz beğendik, sonunun nereye varacağı çok belli olmayan ve farklı beklenti ve yorumlar yaptıran bu filmi izlemediyseniz tavsiye edebilirim.
19 Nisan 2009 Pazar
Eben Cafe
Üniversite yıllarında bizim arkadaş gruplarından birinde bulunan Urfalı bir Adnan Ağabey'imiz vardı. Girişimci kimliklerini kullanarak bir vatandaşla birlikte kafe açtılar ve adını 'Eben' koydular.
Tabii bu durum garip konuşmaların ortaya çıkmasına vesile oluyordu. Mesela bir gün yolun ortasında iki arkadaş -mesafeleri uzak biraz birbirlerine- konuşuyorlar bağırarak;
- Hüsamettiiinnn nereye gidiyoonnn?
Hüsam cevap veriyo;
- Ebeneeeee!!!, sen de gelcen miii?
Böyle de bir anım var işte.
Ha, bunu yazmışken aklıma geldi, aslında takvimde bunu okuyunca üstteki aklıma geldi; her neyse işte; yarından itibaren 'Ebeler Haftası' (20 - 26 Nisan arası) idrak edilecek güzel yurdumda, onun için; 1 hafta süreyle ebelere küfür etmek yasak.
Muha Muha
Yöre; Türkmenistan, Kaynak kişi Huşeng Azeroğlu. Çocukluğumdan hatırladığım ve pek eğlendiğim türkülerden biridir. Aslında Recep Kaymak'tan dinletmek isterdim ama maalesef bulamadım.
Bir mana ile Kemal Sunal'ın ismini de anmış oluruz.
Ergenlik Sivilceleri
Gerçi göbeğimden kurtulmak için girdiğim rejim ve spor faaliyetlerinin spor kısmına katkıda bulunuyor bu yürüyüşler ama ayakkabılar çok nankör. Ayrıca akşama kadar geçen yaklaşık 9,5 saatlik mesai sürecinin neredeyse 6,5 saatini ayakta geçirmek zorunda olmak tabanlarımın derisini bir hayli kalınlaştırdı.
Son 1 haftadır yazılı ve görsel medyaya da pek bir uzak kaldım. Memlekette olan bitenle ilgilenemez oldum. Ergene yine konanlar olmuş.
Kooon kooon ergene gene koooon...
Sırada Gülben Ergen mi var acaba?
Halvet Olmak
Oy verenlerin sayısı 3.600 civarına gelmişken benim ki hala 4 de duruyor. :)
Birini kendi kendime verdim.
Biri Öykü'nün Annesi'nden.
Biri Ozan'dan
Biri kimden bilemiyorum, kendini ifşa etmedi.
Toplamı 4 etti işte.
Her neyse gecenin kör karanlığında hangi deli halvet olmaya beni seçtiyse aklıma gelen kritiği yazayım dedim.
Hani mantık yürütmeye çalıştım bu saatte ne kadar çalışırsa bir insanın mantığı. 35.000 tane blog var sırf benim de yer aldığım kategoride. Hangi, yurdumun akıllı insanı inceleyerek hepsini, gerçeklikle örtüşen bir oy kullanmıştır aklım hafsalam alacak kapasitede değil doğrusu.
Oylar hatıra, gönüle binaen gidiyor sanki, bir de Öykü kızımızın annesi hanım ve Ozan bey gibi takip ettikleri bloglara prim verenlerden geliyor işte.
Güzel yürekleri dert görmeye.
18 Nisan 2009 Cumartesi
Nekahet ve Jazz
Bu esnada, ancak, gelmiş olan bir-iki yorumu onaylayıp cevap vermeye çalıştım. Tempo aynı şekilde devam ediyor, sanırım bir kaç ay da böyle gidecek. Fırsat buldukça post girmeye çalışacağım.
Bir de, daha evvel bahsettiğim; araba alımı konusunda kararımı verdim; uzun ve yoğun araştırmalar, soruşturmalar sonrasında benzinli bir Honda Jazz almanın çok iyi olacağını düşünüyorum artık. Şimdi sıra uygun şartlarda bir Honda Jazz bulmaya geldi.
Bu da böyle günlük gibisinden bir post oldu.
Son olarak BÖ2009 da, kategorimdeki oy sayısı 3.500, benim aldığım oy sayısı dört (4) :)
Kolaylıklar
12 Nisan 2009 Pazar
BÖÖÖÖÖ !
Kayıtları falan tamamlayıp, üyeliği başlattım. Biraz evvel kontrol panelimden kişisel kategorisinde yer alan blogumun oy durumuna göz atayım dedim de; bu kategoride 1458 oy kullanılmış ve bunların 2 tanesinden nasiplenmişim. :)
Birini zaten girip ben kendi kendime vermiştim. Diğer oy veren kimdir alnından öpmek isterim.
Çünkü başka oy çıkma ihtimali üzerinde bile durmuyorum.
Üçün Biri
Devrim Arabaları
Hikayeyi bilirsiniz. Tamamıyla Türk Mühendisleri tarafından yapılan bu aracın deneme sürüşü sırasında araç 100 metre kadar gider ve durur. Konulmayan yada az konulan benzin sebebiyle yolda kalan bu araç üzerine çok gidilir. Hatta 'batı kafasıyla araba yaptık ama şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk' gibi bir sözünde muhatabı olur. Ve sonrasında 4,5 ay gibi kısa bir sürede gösterilen başarılı performansın ve güzel bir çalışmanın ürünü olan Devrim arabaları rafa kaldırılır.
Neden üstüne gidilmemiştir, neden tekrar denenmemiştir. Kim nasıl vazgeçmiştir bilemem. Bugün dünyanın bazı önemli otomotiv devlerinde Türk otomobil tasarımcılarının olduğunu düşününce, o yıllardaki çaba ve hevesten vazgeçilmesi bana hep anlaşılmaz gelmiştir.
*Üstteki metnin devamını bu linkten okuyabilirsiniz.
Thanh Pho Ho Chi Minh
Yurtdışından 60 farklı ülkeden bir şekilde gelmiş ve tıklamışlar. Türkiye'nin ardından en fazla tıklayan 408 ile Almanya olmuş. Blogda kalma ortalamaları yaklaşık olarak 1,5 dk.
En ilginç misafir Vietnam'dan gelmiş ve bir kez tıklamış. Tam 25 dakika blogda kalmış ve 2 sayfa ziyaret etmiş. :) Anlaşılan bu Vietnamlı'ya hitap eden bir konu yazmışız ama ne olduğunu bulamadım. :)
Thanh Pho Ho Chi Minh'den gelen bu saygıdeğer Vietnamlıya bloguma gösterdiği ilgi için çok teşekkür ediyorum.
10 Nisan 2009 Cuma
Bağcıyı Dövmek!
Kimin hazırladığını bilmediğim ve samimiyetine açıkçası inanmadığım bir istatistiki bilgi e-posta aracılığıyla elden ele dolaştırılıyor zaman zaman. Bir kaç defa da benim e-postama düşmüşlüğü var.
Özetle konu şu; memleketimizde şu kadar cami var, şu kadar okul var, şu kadar kütüphane var, şu kadar hastane var, şu kadar sinema-tiyatro var gibi bilgileri ve rakamsal verileri içeriyor.
Hastanelerin, okulların, kütüphanelerin, sanata ilişkin binaların eksikliğinden hareketle her mahallede bir cami olması eleştiriliyor.
Daha önceleri de kullandığım bir ifadeyi kullanacağım; ne söylediğiniz değil nasıl söylediğiniz önemlidir. Bu doğrultuda, zannımca %98'i müslüman olan bir ülkede, neden bu kadar cami var sorusu bana mantıklı gelmiyor. Bu istatistiği yapanların derdi camilerin çokluğu mu yoksa; insanlara hizmet vermesi gereken sosyal, sağlık ve eğitsel yaşam alanlarındaki yapıların azlığı mı anlayamıyorum.
Hastanemiz az, okulumuz az, kütüphanemiz az -kaldı ki kütüphaneye gidenimiz var mı ayrı bir muamma-, sinema -tiyatromuz az bunları biliyorum. Ama cami fazla bunlar az gibi bir karşılaştırma bu ülkenin faydasını öngörme samimiyeti değildir bu tamamen bağcıyı dövme çabasıdır.
Bu ülkede; zaten az olan hastanelerde istihdam edecek yeterince doktor yok, hastaneler teçhizat eksikliği sebebiyle hastalarını birbirlerine sevk ediyorlar, yaşadım bunları. Bu ülkede az olan okullarda öğretmen açığı var, bu yüzden boş geçen dersler var, yaşadım bunları. Bu ülkede kütüphaneler az ama az olan kütüphanelere giden yok çünkü kitap okuyan yok onu geçtim 1 haftasını herhangi bir gazete dahi okumadan geçiren insan var, yaşadım bunları, her eve neredeyse internet girmiş durumda, msn, facebook dışında interneti kullanmayan açıp da bilgi alabileceği herhangi bir sitenin adresini bilmeyen insanlar var, yaşadım bunları.
Bence böyle anlamsız bir karşılaştırma yapmak yerine hastanemizde, okulumuzda, kütüphanemizde, sanatımızda eksik olanlar üzerine yoğunlaşıp onların tam tekmil hizmet vermesi için çabamızı dillendirsek ya. Amacımız üzüm yemek olsun, bağcıyı döven çok nasıl olsa.
Biraz samimiyet, biraz...
Camiler fazla, her mahallede cami var. Doğrudur camilere gidenler de zaten elliyi devirip altmışına yol tutmuş insanlar. Okula, hastaneye araç bulup, servis tutup gidersin.
Ya kendince dinini yaşamaya çalışan, beş vakit taptığı yaradanına koşan gariban dedem, yürümekten aciz dedem ne etsin. Kaldı ki, islamın beş vakit namaz emri ve camide kılınmasının hoşluğu sadece yaşlılara atfedilmiş bir şey değil.
Kabul edersiniz yada etmezsiniz, beğenirsiniz yada beğenmezsiniz bu benim tespitim. Naçizane aklıma düşenlerin kelimelere dökülen yansımaları.
Şükretmek, Yetenektir.
Vücuk Arızam Yokmuş.
Bana da el sıkışmamızı müteakip, bir e-posta ile hazırlanması gereken evrakların listesi gönderildi. Bilirsiniz, klasik şeyler vardır; sabıka kaydı, sağlık raporu, ikametgah, resim vs diye uzayan bir listedir bu.
Dün öğleden sonra bildirilen listedeki tüm evrakın hazırlığı için bu sabah 08:00 de kendimi yollara vurdum.
Başlangıç noktasını sağlık ocağı olarak seçtim çünkü tahmin ettiğim gibi en çok vakit kaybettiren yer orası oldu. Bayrampaşa'daki bir sağlık ocağına gidip bu işi hallederek başladım evrak hazırlıklarına.
Sabah 08:15 de sağlık ocağındaydım ve 11:15 de evrakı alıp çıkabilmem mümkün oldu. Tam 3 saat sıra bekledim, 'vücuk arızası: yoktur' yazılı raporu alabilmek için. Onun dışında kalan evrakın hazırlanması 1 saatimi aldı sadece.
Ama benim aklım sağlık ocağına takıldı. Güzel yurdumun, devlet kurumu olan ve önüne Kızılay bayrağını da çekmiş olan müstesna sağlık ocaklarından birinde hallettim bu işi. Vatandaşa kolaylık olması sebebiyle bankalarda olduğu gibi bir numaratör de koymuşlardı, bastım butona 125 dedi bana. Doktorların poliklinikte icraata başlama saati ise 08:30 idi. 2 saat 45 dakika önümdeki 124 kişiye iki tane doktor bakıverdi. Sanırım herkes, benim gibi; ya rapor almaya, ya ilaç yazdırmaya yada başka kısa süreli bir işlem için gelmişti. Yoksa 125 kişiyi muayene etmek belirttiğim zaman diliminde gerçekleşmesi kolay bir iş değil gibi duruyor. Ülkemin sağlık tarafındaki realitesi maalesef bu şekilde.
Önümdeki 124 kişiyi sabırla beklemenin ödülü olarak; evvelden hazırlanmış matbu evraka kimlik bilgilerimin girilmesi ve yanlış yazılmış olan bir başlığın karşısına da 'yoktur' yazılmasıyla rapor çıkmış oldu. Akabinde, danışmaya verilen bir vesikalık resmin, evrakın üzerine zımbalanarak kaşelenmesiyle işlem tamamlandı.
Hayır, anlamadığım o kadar bekletmeye ne gerek var ki; -doktor kafasını kaldırıp bakmadı bile oysa benim sağ elimde iki parmağım eksik- iş için rapor isteyenler kimler diye sorup verselerdi matbu evrakları, kendimiz de doldurur ve yoktur yazardık.
En azından bekleyen kişi sayısı azalacağından gerçek anlamda muayene sebebiyle gelenler de çoluk çombalak beklemek zorunda kalmazlardı.
Yine Yeni Yeniden...
Tam 6 ay aradan sonra -uzun bir tail dönemi diyorum ben buna- yeniden, üstelik bu kriz ortamına rağmen yeni bir işe girebilmeyi başardım. Vesile olanlara teşekkürü borç biliyorum. Ve nasip eden Allah'a da şükürler olsun. Benimle beraber iş bulmam konusunda hassasiyet gösterenlere, arayıp soranlara, yardımcı olmaya çalışanlara ve iş bulduğumu haber verdiğimde sevinenlere müteşekkirim.
35 yıla güzel dostlar, dostuklar sığdırmışım, iyi dostlar biriktirmişim demek ki.
13 Nisan 2009 pazartesi gününden itibaren yoğun bir çalışma temposu beni bekliyor. O nedenle blogla eskisi gibi ilgilenebilme şansım olmayabilir. Ama yine de postları boş, blogumu öksüz bırakmak niyetinde değilim. Yazıyor olmaktan ve okunmaktan keyif aldığım için tamamen kopmak mümkün değil.
Pazartesiye kadar olan vakti iyi değerlendirip bir kaç post daha girmiş olmayı planlıyorum bu haftasonu için.
Darısı krizden etkilenen yada etkilenmeyen ama iş arayan, iş bulmak, çalışmak zorunda olan herkesin başına diyorum.
İnşaallah kısa sürede iş bulur herkes.
08 Nisan 2009 Çarşamba
Kestirme
Barack Obama
İtiraf ediyorum detaylı bir bilgiye ulaşmaya çalışmadım konu hakkında. Haberlerde duyabildiğim kadarıyla yorumumu yazıyorum.
Sanane be! adam. Obama'nın kökeninden de banane. Koskoca bir üniversite hocasının! derdi bu mu yani?
Obama seçildiği zaman, Van'da kendisi için kurban kesenlerden ne farkı var ki sayın hocamın bu durumda.
Nedir bu; aman Obama, canım Obama durumları. 3 vakte kadar ortaya çıkar zaten Bush'tan farkı var mı yok mu?
Beklesek ve görsek daha iyi değil mi?
Obama Gelir Hoş Gelir...
Sabahtan akşama kadar muhtelif kanalların haber bültenlerinde, muhterem köşe başı sahiplerinin kelamlarının neredeyse her satırında enişteme ilişkin yazılar, haberler, yorumlar yer aldı 2 gün boyunca.
Siyasi konjonktürü bilmem, hiç alakam ve aram da yoktur siyaset ile. Yaşam keşmekeşinin kıyısından bakan temiz yüzlü bir çocuk gibi bakarım siyasete.
Gelmesinde ne hayır vardı yada bize faydası ne olacaktı -bir yada daha- bize faydası oldu mu, uzun vadede ne getirir ne götürür gündemi takip ederek az çok görebiliriz.
Benim en çok garibime giden; Obama'nın, bulunduğu bir mekanda ev sahibi gibi tek tek muhalefet liderlerini karşılamış 5-10 dakikalık görüşmeler yapmış olmasıydı. Dedim ya siyasetten anlamam belki ondan garip gelmiştir bana. Televizyondan izlediğim kadarıyla; bir genel müdürün şirketteki alt yöneticileri tek tek odasına alıp kısa süreli görüşmeler yapmasına benziyordu.
Her muhalefet liderinin ortak derdi, bu ülkenin faydası değil mi zaten!
Marley&Me
Marley ve Ben, 2008 ABD yapımı ve başrollerde Jennifer Aniston ile Owen Wilson'un oynadığı keyifli bir film. Romantik komedi ve dram içeriyor.
Çocuk sahibi olmak isteyen ama kararsız kalan bir çiftin aile olmak için ilk tercihlerini bir köpek edinerek kullanmaları ve labrador cinsi bu güzel köpeğin ekseninde dönen bir hayat.
"Hayatta kendinizi olağanüstü ve vazgeçilmez hissettiren kaç kişi vardır?" sorusunun cevabını bulmanıza yardımcı oluyor.
Oscarlık performans beklemeyin derim, ama bekliyorsanız da o performans sadece Marley'inkidir eminim ki.
Ben 8 gibi bir notu vermekten kaçınmam. Çocuklarınızla büyük keyif alarak seyredebileceğinizi tahmin ettiğim bir film.
Özgürlüğün Resmi

Çok üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da "üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi.
Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti.
Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?"
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce şöyle dedi : "Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri...
Teşekkürler Esra.
Tanrı İle Aldatmak!
Giordano Bruno ( 1548 - 1600)
Not: Okült, bilimsel yöntem dışındaki yollar ile "gizli" bilginin araştırılması demektir. Terim, Latince "gizlemek", "saklamak" anlamına gelen "occulere"den türemiştir. Eski Yunandaki karşılığı ile Ezoteriktir. Devamı burada
07 Nisan 2009 Salı
Blog Ödülü
Bu durumda zincire devam etmek için bir kaç ödül dağıtmam gerekiyor sanırım. Ben de ödüllendirmek için bir kıstasım olması gerektiğini düşündüğümden bloguma gelip de en fazla yorum bırakmış olanları ödüllendirmeye karar verdim. Herkesin blogu kendi Patagonya'sıdır ne de olsa! Kriterleri istediğimiz gibi belirleyebiliriz demektir bu da.
karakalem
mucoid
owl
by ene
öykünün annesi
esrik öfke
fıkra sevenlere (ödülü daha evvel aldığı için muaf :) yorum sayısından dolayı listeye girdi.)
Naçizane saadet zinciri devam etsin istedim. Yazmak istemezseniz de anlarım.
Kolaylıklar
06 Nisan 2009 Pazartesi
Sahibinden Otomobil
O nedenle aklımdan geçen araçları sorgulamaya çalışıyorum. Fikri olan varsa ve önerisini yazarsa sevinirim.
Citroen C3 (2004 - 2007)
Citroen C4 (2004 - 2007)
Megane HB (2004 - 2007)
Renault Clio HB (2004 - 2007)
Hyundai Getz (2004 - 2007)
Toyota Corolla HB yada Sedan (2000 - 2005)
Honda Civic Sedan (2000 - 2005)
Honda ve Toyota'da dizel seçeneği yok ama listeme aldım gene de. Toyota'nın bir evvelki modelini düşünüyorum.
Tevazu
Michel Eyquem de Montaigne
Fransız Deneme Yazarı
05 Nisan 2009 Pazar
03 Nisan 2009 Cuma
Eski Açık 'Kırmızı' Desene!
Maç bilindiği üzere 21:00 de idi. Zorlu bir biletix macerasından sonra kavuştuğumuz biletlerle maça gidebilme şansını yakaladık. Toplam 7 kişi. Aslında 4 çift 8 kişi olmalıydık ama biri diğer yarısını Tutak'ta vatani görevini yapmak üzere bıraktığından 3,5 çift olabildik. Akşam mesai bitişi sonrasında Ali Sami Yen'in otoparkında biraraya geldik. Saolsun Ozan gelip beni aldı. Bir grup Halkalı Soyak'tan, bir grup Maslak'tan ve Ozan ve ben de İkitelli - Bayrampaşa - Mecidiyeköy güzergahını izleyerek stada ulaşmaya nail olduk.
Girişi otopark içinden yaptığımız için ilk polis kordonunu otopark kapısından geçerek numaralı tribün önüne gelmek suretiyle aşmış olduk. Standart aramalar neticesinde 20:00'ye doğru eski açıktaki yerimizi almak üzere harekete geçtik. 20:05'de tribünlerdeydik.
ASY'nin kale arkası tribünleri eski açık ve yeni açık olmak üzere adlandırılmış. Yeni açık tarafı ne alemde bilmiyorum ama eski açık tarafı tam bir mezbelelikti. Kirden, pislikten dolayı hiçbir koltukta, oturulabilmesi mümkün olan 1 santimetrekarelik alan dahi yoktu. Herkesin yaptığı gibi; ya koltuklar üzerine çıktık yada bilhassa bayanlar oturmak için dağıtılmış bayraklardan bir kısmını altlarına sermek zorunda kaldı. Altta bayraklar, ellerde bayraklar maçı beklemeye koyulduk.
Tribünün üst bloklarında yerimizi aldığımız için stada bir hayli hakim bir bölgede idik. Sağ tarafımızda misafir aslanlar -yani seyirciler- için yapılmış kafes vardı. İçinde de bir avuç İspanyol taraftar. Kendilerine olan sevgimizin tezahürü olarak bir miktar fındık, fıstık attık. Tabii bu şaka, öyle bir şey olmadı yani herhangi bir şey atılmadı, laftan başka! Zira kafesle aramızda boş bırakılmış koltuklar ve dahi arada da bir polis kordonu vardı.
Tribünün en üst tarafında kocaman, eski açığı neredeyse tamamen kaplayan bir bayrak vardı ve 3-4 defa açılıp tekrar kapatılmasındaki imeceye de katılmış olduk.
Kale arkası tribünleri anladığım kadarıyla maçı izlemekten ziyade içinde iyi-kötü ne varsa hepsini dışarıya savurmak için bekleşen bir insan kitlesini barındırıyordu. Stadlardaki en delişmen taraftarın bulunduğu kısım olduğunu söylemek yanlış yada yalan olmaz. Maçı izlemeye gelmiştik ama içine katıldığımız ortama da ayak uydurmak gerekliliği neticesinde, zaman zaman hoplayıp zıplayarak, zaman zaman yapılmaya çalışılan tezahüratlara eşlik ederek maç saatini bekledik. Hatta devre arasında sesimin kısıldığını bile hatırlıyorum.
Ancak tezahürat konusunda tribünlerde bir ahenk olduğu söylenemez. Ki bu sebeple bir ara bizim bulunduğumuz tribünlerden 'bağırmayan taraftar Yunanlı olsun' gibi bir nida yükseldi.
Velhasılı bir et yığını ile maçı izleme çabası içinde olduğumuzu söylersem çok da ayıp etmiş olmam diye düşünüyorum. Aşağıdaki satırlarda neden böyle dediğimi deşifre edecek bir süreçten de bahsedeceğim.
Küfür her zaman ki gibi maçın olmazsa olmazı idi. Özellikle İspanyol kaleci Casillas'a yönelik f..k you Casillas ve maçın sonlarında hatırladığım f..k you Güiza serzenişlerini kaydetmeden geçemeyeceğim. Klasik rakip takım yuhalamaları ve tezahürat ahengini sağlayamamanın verdiği isyanları kötü gözle değerlendirmemek gerek. Benim en üzüldüğüm nokta; milli marşlar sırasında, İspanyol milli marşı çalınırken yapılan ıslıklama idi. Et yığını dememdeki sebeplerden biri, işte bu manevi değer gözetmeyen bir kalabalığın olması idi. Stadın üstü açık olmasına rağmen yine de beyinlere oksijen gitmiyordu demek ki.
Bir çok futbolcu yine bizim olduğumuz taraftaki kitle tarafından sevgi sözcükleri ile tribünlere çağrılıp oleeey nidaları atıldı ve yapılan yumruk şova sevgi gösterilerinde bulunuldu. Ancak aynı kitle maç sonunda farklı bir çehreye büründü. Sevmek yada sevmeme arasındaki kararın 1,5 saat içerisinde bu kadar çok değişmesi ilginçti tabii. Ha, bu arada sevgi gösterisinden en büyük payı alan Arda oldu. Çünkü maç sonunda da kulağıma çalınan ortak yorum Arda'nın sahanın en iyisi olduğu şeklinde idi.
Neyse çok iyi oynadığımız söylenemeyecek bir maçın, 26. dakikasında Tuncay'ın sarsak futboluna rağmen düşe kalka çıkardığı bir pasta kalenin dibindeki Semih'in topu içeriye dürtmesiyle 1-0 öne geçtik. Bu dakikadan sonra biraz daha baskılı ve etkili olduğumuzu düşünüyorum. Belki 2 yada 3'ü bulma şansımız olabilirdi, hücum organizasyonlarında yeterince başarılı olabilseydik. Bir çok pozisyonu da zaten göremedim çünkü maçı izlemekle taraftar grubunun tezahürat girdabına kapılmak arasında gittim gittim geldim. Malum, Yunanlı olmak korkuttu beni.
Ha, bir de maç başlamadan evvel 'kahrolsun pkk' sloganları yükseldi bir anda ama konunun nereye ve neye bağlandığı, niye birden böyle bir ses yükseldiği anlaşılamadı hala da anlaşılamıyor. Tabii biz de, herkesle beraber kahrettik yine de.
Stadda gözüme çarpan iki pankart vardı biri İspanyolca yazılmış, 'eyvah Türkler geliyor' cinsinden bir şeydi sanırım Türkçesi. İspanyolcasını tam olarak hatırlamıyorum o yüzden yazamıyacağım.
Bir pankartta da 'Ramos üzülür, İbrahim Üzülmez' yazıyordu. Maç sonunda tam tersi oldu. Malum penaltı yapan kişisi de talihsiz İbrahim oldu.
Neyse demiştik galiba, ilk yarıyı 1-0 önde kapattığımızı gösteren hakem düdüğünü müteakip kendimi tuvalete gitmek üzere koltuk bloklarının arasındaki basamaklara attım. Hava soğuk, yaş malum, prostat riskini bertaraf etmek için hacetimiz geldiğinde hemen görev alanına koşturuyoruz.
Lakin yukarılarda et yığını diye kullandığım tabiri ispatlar nitelikte bir durum söz konusu idi. Çünkü maç sırasındaki uyarılara, Fifa'nın bu konudaki yasaklarına rağmen insanların geçişinin sağlanması gereken basamaklar hıncahınç bir balık istifi şeklinde ve tam bir et yığını halindeydi. Orayı geçmek için bir hayli kişiyle akrabalık ilişkilerimizi ilerlettik. Tehditkar bakışlar, kızgın ifadeler ve bir takım serzenişlerin muhatabı da olduk. Hacetimiz geldiği için kabahatli konumunda biz vardık ama kuralları hiçe sayan basamakları bir et yığınına dönüştüren 'öfkeli kalabalık' ziyadesiyle haklıydı!
Elimizden geldiğince sevimli, kibar ve hoş görüntüler vererek alt ve üst blok arasında bulunan koridora kadar inebildik. İnerken; 'gelmeyin kardeşim yavv zaten zor duruyoruz', 'yüklenmeyin bilader aşağıya düşeceğiz', 'ulan dönüşte babam gelse yukarı geçemez' gibi çok haklı! tepkileri benimle birlikte tuvalete gitme sevdasında olan herkes sineye çekti. Bir de Allah muhafaza en ufak bir dengesiz harekette üst taraf olduğu gibi aşağıya yuvarlanacak ve cidden yerlerde yatan tepeleme bir insan yığını ortaya çıkabilecekti. Neyse ki bu tehlikeyi de atlatarak tuvalete gittik. Tabii bu bizim 10 dakikamıza mal oldu. Dönüşte maç başlamak üzereydi.
Dönüşte dedim ama, dönüşün ilk safhası olan merdivenlerde iken hakem başlama düdüğünü çalmıştı bile.
Aradaki geçiş koridoruna kadar gelebildim rahatlıkla ve bir sağa bir sola giderek yukarıya çıkabilmek için yollar aradım. Fakat et yığınından başka en ufak bir yürüme alanı bile görebilmek mümkün değildi. Stad görevlisine gittim; 'abi ben de çıkamıyorum baksana' diye cevap verdi, görevli polise gittim; 'mümkün değil, yapacak bir şey yok' cevabını aldım. O koridorda bir sağa bir sola giderek, hapsedilmiş gibi voltalar atıp çıkış yolları aradım. Belki dedim kafesle aramıza konulan polislerin oradan çıkabilirim, yok orası da olmadı. Hatta o taraftan dışarıya çıkartıyormuş polisler, bileti gösterip içeride kalabilmeyi başardım!
Anlaşıldı ki maçın ikinci yarısını 'öfkeli kalabalığın' önündeki o koridorda seyredeceğiz pardon seyredemeyeceğiz. Zira boy, toplasan çıkarsan 1.70 etmiyor. Önümde benden ziyadesiyle uzun ve hatta alt blokların demirlerine tırmanmış vaziyette maçı izleyen bir başka 'öfkeli kalabalık' var. Ara sıra başların, omuzların arasından yeşil bir şeyler ve üzerinde koşturan birileri olduğunu farkederek maçı izleyememeye koyuldum.
İkinci yarıdan maçla ilgili söyleyebileceğim tek şey; penaltı olduğunu duymama müteakip bir ayağım üst basamaktaki küçük boşlukta bir ayağım alt blokun demirlerinde yükselmeye çalışarak filelerle buluşan topu görmüş olmamdır.
Sonrası bir kenarda dikildim ve maçın bitmesini bekledim. Hatta satıcılardan biri de yanımda isyan bayrağını çekmiş satış yapamadığını bir daha sepetini tıka basa doldurup üst taraftan asla inmeyeceğini söylüyordu. Onu yatıştırmak için bir çikolatalı gofret satın aldım.
Türkiye:1 İspanya:2
90+2 Riera.
Maçın skorunu cep telefonuma gelen mesajla öğrenebildim. Çünkü maçın son anlarında turnikelerin olduğu yere inmiş bizim ekibin çıkmasını bekliyordum.
Bu maç sonrasında anladım ki; maça gideceksen ve edebinle, aslanlar gibi, tadını ala ala maç seyredeceksen, asla kale arkası tribünlerinden birine gitmeyeceksin. Kıyacaksın paraya alacaksın numaralıdan biletini, paşalar gibi oturarak ve o mezbeleliğin içinde bu rezaleti yaşamadan seyredeceksin.
Benim düştüğüm duruma düşmeyen diğerlerinin fikri de benimle aynı şekildeydi. Zaten yılda 1-2 defa maça gidiyoruz en fazla, onu da böyle tuhaflığın içinde heder etmeye gerek yok.
Çok üzücü ki, adam gibi olmanın, adam gibi davranmanın ve adam gibi maç seyredebilmenin karşılığı verdiğimiz paranın çokluğuna tekabül ediyor.
Çünkü ben ASY'de numaralıda da maç izledim böylesi bir et yığını arasında kalmadım.
02 Nisan 2009 Perşembe
Turkcell 7777
Ancaaak, önemli bir şey var; baz istasyonu neredeyse tam olarak o noktanın bilgileri geliyor sanırım. Çünkü evden de aynı şeyi denediğimde gönderilen mesaj da geçen; semt, cadde, ilçe isimleri bulunduğumuz yerden farklıydı. Bunu da akılda bulundurmanızda fayda var. Nokta atış beklemeyin.
Dün Mecidiyeköy'de çektiğim mesaj sonrası gelen bilgileri yazmak isterdim ancak oldukça uzun bir mesaj buraya yazmaya üşeniyorum şimdi.
En iyisi mi, Turkcell hat kullanıyorsanız; Neredeyim yazın 7777 ye gönderin, gelen mesajı kendiniz test edin.
İhtiyaç duymamanız dileğiyle...
Ha, bir de bunu çok az kişi biliyor ve Turkcell neden bunu duyurmuyor anlayabilmiş değilim!!! Tüm abonelere gönderilecek bir mesaja bakar. Darısı diğer operatörlerin de başına.
Umudunuz Var mı?
İspanya 18 puanla 1.
Bosna&Hersek 12 puanla 2.
Milli Takım 8 puanla 3.
Belçika 7 puanla 4.
Biz, Belçika ve Bosna&Hersek ile deplasmanda Ermenistan ve Estonya ile içeride oynayacağız. 8 puan çıkartırız herhalde.
Bosna&Hersek, evinde bizimle ve İspanya ile deplasmanda Ermenistan ve Estonya ile oynayacak en az 8 puan da o çıkartır.
Belçika, evinde bizimle, deplasmanda İspanya, Estonya ve Ermenistan ile oynayacak; en az 7-9 puan çıkartacağını zannediyorum.
Velhasılı kendimce yaptığım tahminlere göre bu gruptan pek çıkacakmış gibi durmuyoruz. Çünkü Estonya bile tüm puanlarını bizden ve Ermenistan'dan almış. Altımızda kalsa kalsa Belçika kalır. Gerçi biz, onu da üste çıkarmak için elimizden geleni yaparız.
01 Nisan 2009 Çarşamba
Yavşak
Gerçi günlük hayatta kullanımını aklıma getiriyorum ama, hiç de bir kişinin gevezelik yada yılışıklık durumunu tasvir edici şekilde kullanıldığını anımsamıyorum.
Birisine çok gevezesin yada yılışık davranıyorsun dediğinizde tepki görmezsiniz en azından sert bir tepki görmeyebilirsiniz. Ama çok yavşaksın demeyi bir deneseniz nasıl sonuç verir acaba?
Sanırım fonetiğinden kaynaklanan bir rahatsız ediciliği var.
Bu arada gerçek anlamıyla, Yavşak; bit yavrusu (sirke) demektir.
Kaynak istiyorsanız buyrun TDK
Türkiye - İspanya
Kazanırsak; liderlik, artık mümkün görünmese de ikincilik için iddiamızı devam ettiririz diye düşünüyorum. Bu maçlardan sonra İspanya'yı zorlayabilecek tek takım, evindeki maçta Bosna&Hersek olabilir. Diğer 3 maçı kazanacağına kesin gözüyle bakıyorum ki sadece Ermenistan deplasmanı var. 24 puan ediyor zaten. Bizim 8 puanımız var şu andan itibaren hepsini kazansak bile 23 ediyor.
Beraberlik ikincilik için de zorlu bir sürece sokar bizi.
Kaybedersek olimpiyatlardaki havluyu getirir bundan sonraki ilk maçta atarız sahaya.
Zira Belçika'da rahat kazanan Bosna'nın Sarajevo'da 3 puanı hanesine yazdırıp aramızdaki farkı koruyacağı aşikar.
İnşallah umduklarımız olur da en azından ikinci olarak bir yol açarız Güney Afrika'ya doğru.
Eniştem...
Ayrıca epeycedir dönen bir mail tekrar döndürülmeye başladı, Etibank'ın satışı için geliyor şeklinde bilgi içeren bu mailler bir kaç yıldır dönüyor diye anımsıyorum ben. İnternetten baktığımda ise zaten özelleştirildiği bilgisini görüyorum.
Ya bu maili gönderenler gündemi takip etmiyorlar ya da özelleştirme kesmedi bir de ABD ye satışını mı yapacaklar sorusu geliyor aklıma.
Bayram değil seyran değil; eniştem beni niye öpmek istiyor!?!
Bülent, Uygun mu?
Hatta Sivas'ta başarılı olmasını ve Sivas'ın şampiyonluğunu da isteyenlerdenim. Yaşının belki de çok genç olmasından kaynaklanan bir kanın kaynaması, yüreğin coşması durumu söz konusu. Ama futbolun içinde sadece futbolla kalmasını yeğlerim ben.
Benim için futbol yaşamı dışındaki konular çok enteresan değildir. Kimi sever, hangi siyasi yaklaşıma sahiptir. Kime şiir yazar, kimin için gözyaşı döker. Medyada bunları görmek istemem. Son dönemde verdiği fotoğraflar, yaptığı söylemler kendisini bence itici gösteriyor. Kendi içinde aslanlar gibi, civanlar gibi tüm duygusal hezeyanlarını yaşasın ama memlekete afişe olmaya çok da gerek yok sanki.
Ha, bu söylediklerimi kim takar o da ayrı bir konu zaten. Ama içimden geldi yazdım çünkü ben kendisini sevmeye devam etmek isterim şahsen.
Hamur sağlam, yoğuran ellere biraz hüner lazım.
Issızlığın Ortasında
İHA muhabirinin cesedine ulaşılmış nihayet. Duyduklarım kanımı dondurdu, kendimi onun yerine koydum bir an. Tüylerim diken diken oldu.
Çaresizliği hissetmeye, ıssızlığı algılamaya çalıştım. Soğuğu, korkuyu, geceyi, tipiyi, fırtınayı, sessizliği, karanlığı, kimsesizliği, umutla umutsuzluk arasındaki düşünsel voltaları, ecelin adım adım gelişini hissetmeye çalıştım.
Yazıklar olsun!!!
Adına her ne derseniz deyin; ihmal deyin, beceriksizlik deyin, cahillik deyin, çapsızlık deyin, bilgisizlik deyin, deyinoğlu deyin...
Ne farkeder ki!

